Tahiru’l Mevlevi’den Mesnevî Dersleri -II

Mesnevî’nin (Bişnev) emriyle başlayan birinci beytinden buraya kadar olan on sekiz beyit -Evvelce de söylenildiği gibi- bizzat Mevlânâ’ nın kalemiyle yazılmış, bundan sonrakiler ise Mevlânâ tarafından söylenilmiş ve Hüsâmüddin Çelebi tarafından yazılmışdır.

Bâzı ârifler; on sekiz beyti, Mesnevî’nin mukaddimesi, sonraki beytleri de onun devâmı ve şerhi saymış, hattâ Şarih-i Mesnevî Şeyh İsmail Ankaravî onsekiz beyte (Fâtih-ül-ebyât) isimli ayrıca bir şerh yazmışdır.

Hazret-i Mevlânâ, on sekizinci beyitle pişkin ve yetişkin zevâtın  sözlerini ve hallerini anlayabilmek için onlar gibi olmak lâzım geldiğine işâret etdikden sonra, hür ve kâmil ricâlin derecesine varmanın, bir takım kaydlardan kurtulmaya bağlı olduğunu beyan için buyuruyor ki:

19

«Oğul; bağını kopar ve kurtul. Ne vakte kadar altın ve gümüş kaydında kalacaksın?»

        İnsanlarda mal toplamak, servet cem’etmek için tabiî bir hırs vardır. Nitekim bu hâl:

       Yâni: «Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, asîl ve alâmetli atlara, ehlî hayvanlara, ekin ve tarlalara mâlik olmak arzûsu insanlara müzeyyen ve mahbûb kılınmışdır. Bunlar dünya hayatının (geçici) birer fâidesidir. Allah (a gelince) nihayet dönüp varılacak yerin bütün güzelliği O’nun nezdindedir.» (Sûre-i Âl-i Imrân : 14) âyet-i kerîmesile beyân edilmiş, ondan sonra da :

Yânî : «Habîbîm de ki; size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takvâya erenler için, ind-i İlâhîde altından nehirler akan cennetler vardır ki, o müttekîler, orada daîmî kalacaklardır. Kezâ tertemiz zevceleri vardır. Bunlara ilâve olarak Allâh’ın rızâsını bulacaklardır. Cenâb-ı Hak, kullarını hakkıyle görücüdür.» (Sûre-i Âl-i Imrân : 15 ) âyetiyle, Dünyâ metâına ehemmiyet vermeyenlere, onlara bağlanıb kalmayanlara verilecek mânevi mükâfat bildirilmişdir. Bu âyetlerde imâ yoliyle:

Yânîi: «Siz, sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcayıncaya kadar aslâ iyiliğe ermiş olmazsınız. Her ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu bilicidir.» (Sûre-i Âl-i Imrân : 92)  âyetinde sarâhaten beyan buyurulduğu üzere, Allâh’ın rızâsına nâil olabilmek için, o uğurda fedakârlık edilmek, sevilen şeylerden onların infâkı sûretiyle vazgeçilmek lâzımdır. Bu fedâkârlığı gösteremiyenler, rızây-ı İlâhîye nâil olamayacakları gibi -sûretâ hür olsalar bile- hakîkatde hırs ve tamâ’ esîri ve altına, gümüşe bağlı bulunduklarını isbât etmiş olurlar. Allah yolunda yürüyecek olanın, ise, ayaklan bağlı değil, serbest bulunmak gerekdir.

Nakşî tarikatının pîr-i âlîsi Muhammed Behâüddin Şâh-ı Nakşbend (Kuddîse sırrıhû) ya (Silsile-i şümâ, begücâ mîresed?) diye silsilesinin nereye ve kime müntehî olduğunu sormuşlar; (Kesî besilsile becâyi nemî resed) yânî: «Silsileye -zincîre- bağlı olan bir yere gidemez» cevâb-ı ârifânesini vermiş.

 Demek ki altın, gümüş, kadın, oğul gibi maddî şeyler şöyle dursun, tarîkat ve siyâdet silsilesi gibi mânevî mebrûtiyetler bile, bâzı ahvâlde, Hak yoluna sâlik olacaklar için ayak bağı oluyormuş.

«Tecerrüd âleminde iğne ucu kadar ilişik, kolay bir şey değildir. Üstünde bulunan bir iğne, Hazret-i Îsâ’nın yolunda, demirden bir sed olmuşdu.» diye bir söz vardır.

Hazret-i Alî (Kerremallâhü vecheh)  ve (Raziyallâhü anh) in :

«Ey altın ve ey gümüş; benden başkasını avutun ve aldatın.. » dediği rivâyet olunmuşdur. Şurası da hatırda bulunmalıdır ki hadîs-i şerîfde meâlen :

«Helâl mal, sâlih kimse için ne iyidir.» buyurulmuşdur. Hazret-i Mevlânâ bu hadîsin tefsîrinde:

«Malı dîne hizmet için hâmil olursan, öyle hamûle ve hâmil hakkında Rasûl-ü Ekrem: helâl mal, sâlih kimse için ne iyidir buyurmuşdur.» dedikden sonra :

«Su, geminin içine girerse onu batırır. Altında bulunursa onu yüzdürür.» beytiyle bir temsîl yapmış, mal ve servet hırsıyle kalbi dolan kimseyi, içine su giren gemiye; mevcud servetine ehemmiyet vermeyen, o servetin bulunup bulunmaması, ındinde müsâvî olan zâti de derin bir su üstünde selâmetle yüzen gemiye benzetmişdir.

Hülâsa : hür olanlar derecesine varabilmek için onlar gibi hür olmaya çalışmalı, maddî ve mânevi ayak bağı olacak her şeyi koparmalı ve esâretden kurtulmalıdır.

«Dehrin metâ’ı ve Dünyâ malı, çocuk aldatan oyuncak kabîlindendir. Ona mübtelâ olanlar ve onunla oyalananlar ise idrâk-i ricâle vâsıl olamamış akılsızlardır.»

20

«Denizi bir kâseye dökecek olsan, ne kadar sığar? Ancak bir günlük rızk mikdârı.»

Bâzı kimseler vardır ki :

«Kanâat, tükenmez bir hazînedir.» hikmet-i Nebeviyyesini nazar-ı dikkate almaz, barınacak kadar meskeni, doyacak kadar yiyeceği, örtünecek kadar giyeceği bulunduğunu kâfî görmez; daha iyisini, daha ziyâdesini elde etmek için didinir, üzülür, durur. Halbuki insan, fevkindekileri bırakıb da dûnundakilere bakacak ve onlardan ibret alacak olsa, mevcûduna kanâat gösterir, kendi kendine teselli bulur. Nâbî merhûm şu beytini ne güzel söylemişdir:

Senden ednâyı görüb şükr ile demsâz olmak,

Senden âlâlara rişkeylemenin merhemidir!..

Şeyh Sâdî kuddise sırruhû, bir seyâhati esnâsında, pabuçsuz bulunuyor, yalın ayak yürüdüğüne canı sıkılıyormuş. Sonra, ayakları kesik birinin dizleriyle süründüğünü görmüş, kendisinin yalnız pabucu olmadığına şükretmiş.

Fakat insanların pek çoğu bu hakîkati anlamak istemez, beşerî ihtiyâcından çok fazla heves peşinde koşar. İhtirâsı, ihtiyâciyle nisbet kabul etmiyecek derecelere varır.

İşte bu gaflet ile onun faydasızlığını anlatmak için Hazret-i Mevlânâ «Farazâ bir denizi bir kâseye döksen ne kadar su sığar?» diye soruyor. Yânî: «Servetin deniz gibi de olsa ondan istifâden, mideni bir günlük dolduracak mikdârdan ibâretdir.» cevâbını veriyor.

21

 

«Hırs ve tama’ ehlinin gözü doymaz. Halbuki sedef, kanâat gösterip kapanmayınca içinde inci olmaz. »

Hadîs-i Şerîfde meâlen :

«Âdem oğlunun iki vâdî dolusu altını ve gümüşü olsa, mutlakâ onlara ilâveten üçüncü bir vâdîsi olmasını ister. Âdem oğlunun içini ancak toprak doldurur.» buyurulmuşdur.

Naklolunan Hadîs-i Şerîfin meâlini Hazret-i Mevlânâ başka bir tarzda ifâde ediyor. Harîs olanların kâselerinin dâima boş kalacağını, karınları tok olsa da gözlerinin aç bulunacağını söylüyor. Sedefin içinde inci hâsıl olması için, onun kanâat göstermesi ve kabuklarını kapaması lâzım geldiği gibi, kalbinde mârifet cevherleri husûle gelmesini istiyenler de hırs ve tama’ ağzını kapamalıdır, diyor.

İncinin nasıl hâsıl olduğunu bilmiyorum. Şairâne, yânî hayâlî ve efsâne olmak üzere şöyle bir söz vardır. Gûyâ Nisan yağmurları yağarken, denizde istiridye, kabuğunu; karada yılan ağzım açarmış; yağmur damlaları istiridye içine düşünce inci, yılanın ağzına girince de zehir olurmuş.

Lâkin incinin husûle gelmesi için istiridye kabuklarının kapanması, yağmur damlalarının deniz suyuna karışmaması lâzım imiş. Hazreti Pîr’in bu misâli irâd etmesi onu hakîkat olarak kabûl etmesinden değil, şöhretine mebnî olmalıdır.

22

 

«Her kimin elbîsesi, aşkın pençesiyle parçalanırsa, o kimse; hırsdan da, bütün ayıblardan da temizlenir.»

Hazreti Mevlânâ bu beyt ile, bir suâle cevap vermiş oluyor. Hırsın, tama’ın fenâlığını anladık. Gerek onlardan gerek diğer ahlâkî ayıblardan kurtulmak için ne yapmalıdır? süâline karşı, aşkı tavsiye ediyor. Aşk, bir adamın yakasından tutub da kendine doğru çekmiye başlayınca, onu elbise gibi kaplamış olan hırs ve tam’a da; mala, servete bağlılık da, hattâ bütün ahlâkî ayıblar da sıyrılır, çıkar, diyor.

23

 

«Ey kasdı – yâhud faydası – hoş olan ve bütün illetlerimizin hekimi bulunan aşk; şâd (memnun) ol.»

Hazreti Pîr, bu ve aşağıdaki beyt ile aşkın ahlâkî ve rûhânî hastalıklar için hem bir tabîb-i hazık, hem de bir devây-ı muvâfık olduğunu anlatıyor,

24

 

«Ey kibr ü azametimize ilâc ve bize Eflâtun ve Calinus olan aşk, yaşa.»

Aşkın insanı bütün ayıblardan temizleyeceği bildirilmişdi. Bu beytlerde ona hitâben (Hoş sevdâ) deniliyor, kibir ve azamet hastalıklarının ilâcı olduğu söyleniliyor, hattâ ona (Eflâtun) ve (Calinus) tâbîr ediliyor.

Malûmdur ki Eflâtun : Yunan feylezoflarındandır. (Hikmet-i işrak) erbabından ve  (işrâkiyyûn) un reislerindendir

Hikmet-i işrak: Felsefî bir meslekdir ki, riyâzetler, mücâhedeler ile Allâha vâsıl olmayı gâye edinmişdir.

Hakîkat şudur ki, tasavvuf ile felsefe ayrı ayrı şeylerdir. Çünki felsefenin menşe’i akıl’dır. Tasavvufun me’hazi ise nakil, yânî Kur’ân ve hadîsdir. Akıllar farklı olduğu için felsefede (Reybiyye) ve (îkâniyye) gibi biribirine zıd düşünceli meslekler vardır. Tasavvufda ise, böyle ayrılık, gayrılık yoktur.

Mevlânâ Câmî kuddise sırruhu : «Yunanlıların felsefesi, nefs ü hevânın ifâdesinden ibâretdir. Ehl-i îmânın hikmetleri ise Hazret-i peygamberin buyurduklarıdır.» demiştir.

Hazret-i Mevlânâ, Mesnevî’de, feylezofları tenkîd eder ve onların fikirlerini çürüterek reddeder.

Hülâsa : feylezoflarıri hangisi olursa olsun, tasavvuf erbabı, onlarla hem fikir değildir.

Gelelim  (Calinos)  yâhud  (Galinos)  a :

Bu adam, Milâddan sonraki 131  senesinde Bergama’da doğmuş, 200 târihinde ölmüşdür. Bukrattan sonra hekimliğin mûcidi sayılır. Eserlerinin çoğu Arabcaya tercüme edilmişdir.

Hazreti Mevlânâ, aşkı; biri hakîm, biri hekim iki zâte benzetiyor. Bu teşbîhîle de: aşkda öyle îcâzkâr bir kudret vardır ki, Eflâtunun felsefeyle, Calinos’un tabâbetle yapamadığı rûhânî ve cismânî tedâvîler icrâ eder; âşıkı, her türlü ayb ve noksandan temizlenmiş bir hâle getirir, demek istiyor.

25

 

«Toprakdan yaratılmış olan insan cesedi, aşk te’sîriyle semâlara çıkdı, eflâkî oldu. Dağ bile o te’sîr altında çeviklik bulub oynamaya başladı.»

Hazret-i Mevlânâ, bundan evvelki beytde aşkın, ayıbları temizlemek kudretini söylemişdi. Bu beytde diyor ki: aşk, öyle bir mûcizedir ki, âşıkın toprakdan olan cismini semâlara çıkarır ve eflâkî yapar; cansız bir kütle olan dağı da kımıldatır ve oynatır.

Kur’ân-ı Kerîmi İdrîs aleyhisselâm hakkında :

Yânî: «Onu âlî bir mekâna ref’eyledik.» (Sûre-i Meryem : 57) diyor. Îsâ aleyhisselâm için de, meâlen: «Allah onu nezdine yükseltdi.» buyuruyor. İnsan olmaları îtibâriyle cisimleri toprak olan bu iki nebiyy-i zîşân’ın göklere çıkarıldığını haber veriyor.

Kezâ Ekmel-ül-enbiyâ Efendimiz, Mîrac gecesinde semâya, oradan da Arş-ı âlâya götürülmüşdü.

     Yânî: «Ben ancak sizin gibi bir beşerim, ancak bana vahyolunur.» ( Sûre-i Kehf : 110 )âyeti delâletince, Rasûl-i Ekrem Efendimiz de, diğer iki peygamber de beşer idi; onların vücûdu mayası da toprakdı. Öyle iken aşkın feyzi, her üçünü de göklere ve bizim bilemiyeceğimiz makamlara götürdü.

Aşkın tesîriyle dağın oynamasına gelince : Hazret-i Mûsâ’ya Tûr dağında vâkî olan. tecellîye işâretdir ki, îzâh edilecekdir.

26

 

«Ey âşık; aşk, Tûr dağına ruh gibi tesîr etdi. Tûr, mest öldü. Mûsâ da kendinden geçti ve düştü.»

Mâlûmdur ki Mûsâ Aleyhisselâm, Benî İsrâili Fir’avn’ın elinden kurtarmış, Mısır kıt’asından çıkarıb Şap denizini geçirmiş ve Sîna Çölüne nakleylemişdi. Kendisine semâvî bir kitab verileceği de evvelce va’dolunmuşdu. Binâenaleyh, Allâhın emriyle kırk gün oruç tutdu. Dervişlik tâbîrince bir (çile), yânî (Erba’în) çıkardı. Sonra kardeşi Hârûn Aleyhisselâmı vekîl bırakıb Tûr dağına gitdi. Orada tecellî-i Rabbânî vukûa geldi. Bu hâl, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade buyuruluyor :

Yânî: «Vaktâki Mûsâ, tâyîn etdiğimiz vakitde Tûr’a geldi, Rabbi ona ilâhî sözünü söyledi, Mûsâ, yâ Rabbî; bana kendini göster, seni göreyim dedi. Cenâb-ı Hak, sen beni hiç bir vakit göremezsin buyurdu.»

Ehl-i Sünnet ulemâsı, beşer için Allâhı görmenin mümkin olduğunu, Hazret-î Mûsâ’nın rü’yet talebi ve : «Ayın on dördüncü gecesi kameri gördüğünüz gibi Rabbinizi göreceksiniz.» hadîsi ile istidlâl etmişlerdir. Mu’tezile ise : «Len terânî» sîgasının te’kîd-i nefy-i istikbâl olmasından, Allâhı görebilmek muhaldir, netîcesini çıkarmışlardır.

Urefây-i sôfiyye indinde iki cihetin anlayışı da birer cihetden doğrudur. Yânî rü’yetullah mümkindir; fakat insanın varlığı ve benliği bâkî oldukça o şerefe nâil olmak imkânı yokdur. Nitekim Kelâm-ı İlâhîde: «Len terânî » yânî: «Sen, sen oldukça, sende senlik bakiyyesi bulundukça beni ebediyyen, aslâ ve kat’â göremezsin.» buyurulmuştur. 

Böyle ince ve muğlâk bahislerin ilim ve akıldan ziyâde zevk ile anlaşılabileceğini hatırdan çıkarmamalıdır.

     Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:

Yânî: «Lâkin şu dağa bak, eğer yerinde durabilirse, sen de beni görürsün. Vaktâki Mûsâ’nın Rabbi, dağa tecellî ve dağı parça parça etdi, Mûsâ da kendinden geçib düşdü» (Sûre-i A’râf : 143 )

Tecellî: Hakkın zuhûru demekdir. (Tecellî-i ef’âl), (Tecellî-i sıfât) ve (Tecellî-i Zât) diye üç derecedir.

Tecellî-i ef’âl: sâlikin ef’al ve harekâtının,

Tecellî-i sıfât: sâlikin sıfâtının,

Tecellî-i zât: sâlikin zâtinin, Allâhın ef’âlinde, sıfâtında ve zâtinde fenâ bulmasından ibâretdir. Meselâ menekşe çiçeğinin bir yaprağı, gül yağının içerisine konsa; rengi, sonra da kendi yok olur. İşte şu haller uzak bir teşbîh, ile tecellî-i efâli, tecellî-i sıfâtı, tecellî-i zâti andırır.

Uzak bir teşbih ile dedim. Çünki bunda menekşe ve gül yağı diye bir ikilik, sonra menekşenin yağa girmesinde bir hulûl vardır. Allâh’ın tecellîsi ise, bu ikilikden ve hulûlden münezzehdir; yânî orada sâlikin varlığı ve benliği kalmaz ki, ikilik ve hulûl tevehhüm edilebilsin.

İşte o sırada Hazret-i Mûsâ’ya tecellî-i zâtî vukûa gelmiş, onun beşeriyyetini ifnâ etmiş, hattâ o tecellînin bir ziyâsı, bir yığın taş ve toprakdan ibâret olan dağı da oynatmış ve parçalamışdı.

Yânî: «Ayılınca dedi ki: Seni tenzîh ederim, sana tevbe ve istiğfârımı arzeyledim. Îmân edenlerin ilki benim.» (Sûre-i A’râf : 143)

Böyle ince ve derin bahislerin anlaşılabilmesi; zevk ve keşfe âid ol¬duğunu tekrar hatırlayalım ve lâyikıyle anlayamayışımızı öyle bir zevki¬miz olmadığına atfedelim ve o zevkin ihsân buyurulması için niyazda bulunalım.

 

27

 

«Demsâz ve hemrâz olan yârimin dudağıyle birleşmiş olaydım, ben de söylenilebilecek şeyleri ney gibi söylerdim.»

 

 

28

 

«Konuştuğu dili anlayan kimseden ayrılan, yüzlerce lisan ve nağme bilse de yine susar.»

Mâlûmdur ki söylemek, bir mes’eleyi anlatmak içindir. Bundan dolayı muhâtabda anlayış istidâdı ne kadar çok olursa, konuşanda konuşma kâbiliyeti de o nisbetde olur. Dinleyenin anlamayışı, söyliyenin söylemesine mânidir. Bu münâsebetle Hazreti Mevlânâ bu iki beyitde demek istiyor ki: hemrâz ve demsâzım olabilecek bir muhâtab bulabilse idim, ben de ney gibi nağmelerde bulunurdum, daha yüksek bahislere girişirdim. Fakat o muhâtabı bulamadığım için nağmeyi değiştirmeye, pek derinlere dalmaksızm bahsi sığ geçmeye mecbur oldum. Böyle olması da zarûrîdir. Velevki yüz türlü nağmeye muktedir ve bir çok lisân ile konuşan bir kimse olsun, karşısındaki, o nağmeleri ve dilleri anlamazsa pek tâbîî olarak o adam susmaya mecbûr olur.

29

«Gül mevsimi geçib de gül açması bitince, artık bülbülün âşikâne sergüzeştini (macera, baştan geçen haller) dinliyemezsim.»

Şark şâirlerinin tehavvülüne göre gül ile bülbül arasında âşikâne bir irtibat vardır. Şâirlere nazaran bülbül, ancak gül için ve güle karşı söyler. Onun dediklerini de başkaları değil, yalnız gül anlar.

Şiir ve hayâl bakışı; gül yaprakları üstündeki çiğ damlalarını, bülbülün iniltisine karşı gülün göz yaşları şeklinde görür.

Sirişk-efşan olur gül} nâlişinle jâle şeklinde,

Ne âşıksın ki olmuş gül dahî nâlânın ey bülbül.

Fakat vaktâkî:

Figan ü nâlişinle sen sarardın goncalar soldu,

Bitirdi hem gülü, hem kendini efgânın ey bülbül!..

levhası teressüm eder, yânî bahar mevsimi geçer, gülün açılması devri biter. O vakit bülbül de sesini, sadâsını keser. Çünki kendisini dinleyecek olanlar bulunsa bile anlayacak bulunmaz

30

«Gül bitip de gül bahçesi harâb olunca gül kokusunu nereden arayıb bulalım?: gül suyundan.»

Evet. Gülün açılma mevsimi geçib, gülistandaki fidanlar dikenli birer çalıdan ibâret kalınca, gül râyihası, ancak gül yağından ve gül suyundan duyulabilir. Bunun gibi urafây-ı ümmetin ekmel ve efdali bulunanlar çekilib gidince, onlardaki râyiha-i mârifeti, vârisleri bulunan ve kendilerine nisbetle gül yanında gül suyu gibi kalanlardan aramak lâzım gelir.

Mesnevî şârihlerinden Sarı Abdullah Efendinin telâkkîsine göre Hazret-i Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî ile Hüsamüddin Çelebi arasındaki farkı söylemek, Şems-i Tebrîzî Hazretlerinin yanında Hüsamüddin Çelebi’nin gül suyu gibi kaldığını bildirmek istiyor. Şems gibi bir musâhib-i ekmelim bulunsa idi, onnu geniş idrâki beni nağmeperdâz etseydi, ben de ney gibi rakîk terennümlerde bulunurdum. O demsâz ve hemrâzım geçib gitdi. Bana lâyikıyle muhâtab olabilecek kimse kalmadı. Onun için ben de sözlerimi sığlaştırmaya mecbûr oldum. Bereket versin ki karşımda Hüsamüddin Çelebi gibi müstaid bir muhâtab var. Şems’in irfânı râyihasını onda bulmaya ve bu suretle avunmaya çalışıyorum, diyor.

Mesnevî’nin diğer bir yerinde ise Hz. Mevlânâ:

«Şu söylediklerim yok mu? Onlar, senin fehmine göredir. Doğru anlayışlı bir muhâtab hasretiyle ölüyorum.» buyuruyor.

Burada bir süâl hatıra gelebilir: Dibâcede Hüsâmüddin Çeîebi’nin Kutub olduğuna delâlet eder vasıflar bulunduğu halde, burada ondan daha anlayışlı bir muhâtab aranıyor, iki ifâde arasında tenâkuz yok mudur?

      Evet, Hüsamüddin Çelebi, hem asrının kutbu olur, hem de zevken ve irfânen Şems-i Tebrîzî derecesinde bulunmayabilir. Hacc-ı vedâ esnâsında :

Yâni: «Bugün sizin dîninizi ikmâl etdim, hiç bir eksiğini bırakmadım.» (Sûre-i Mâide: 3) âyeti nâzil olunca, ashâb-ı kiram sevinmiş ve gülmüşdü. Yalnız Sıddîk-i Ekber (Radıyallâhü anh), dînin kemâle gelmiş, ikmâle muhtaç bir ciheti kalmamış olduğunun bildirildiğini işitince, Hazret-i Peygamberin irtihâline îmâ edildiğini anlamış ve kemâl-i teessürle ağlamışdı.

Hazret-i Ebubekir de, sâir sahâbe-i kiram da Hz. Peygamberle sohbet etmek şerefine nail olmuşlardı. Fakat ondaki feyz-i Nebevî, diğerlerinde görünmemiş, onun gösterdiği anlayış isâbetini öbürleri gösterememişdi.

Demek ki velîlik bir, fakat velîlerin zevki ve derecesi farklı; Çünki Allah, tecellîsini tekrar etmez.

31

« Cümle, mâşûkdan (sevilen) ibâretdir, âşık perdedir. Diri olan ancak mâşûk (sevilen)  dur,  âşık ölüdür.»

Tecrübe ile anlayanlar vardır ki insan, bir güzeli severse ve sevgisi, aşk derecesine varırsa, âlemin her zerresi ona sevgilisini hatırlatır. Gün¬düzlerin nûranîliğinden onun parlak yüzünü, gecelerin zulmânî renginden onun siyah saçlarını hatırlar. Rüzgârın hafif hafif esmesinden onun te¬neffüsünü, şimşek ziyâsının ufuklar üstünde görünmesinden onun tebesümünün parıltısını müşâhade eder de :

Kâkülünden şeb, cebîninden seherler mevc-hîz,

Zulmet ü envâr olur senden hüveydâ reng rengi!..

der. Hülâsa: nazarında kâinat, ondan ibâret görünür; hattâ kendini bile ma’şûku olarak tehayyül eder.

Ben ben değilim, ben dediğim sensin hep,

Canım dediğim, ten dediğim sensin hep…

beytini söyler. Fuzûlî’nin Mecnûn lisânından Leylâ’ya hitâbı gibi: (Gel sen sen isen, neyim men-i zar?) diye sorar. Deriden, etden, kemikden müteşekkil fânî bir varlığa karşı olan muhabbetin insanı bu dereceye getirdiğini düşünmeli de, o vücûdun ve bütün mevcûdâtın Hâlıkı bulunan Ma’şûk-u Eceli ü Alâya olan aşkın, âşıkı ne hâle getireceğini kıyâs etmelidir.

İşte o İlâhî aşk, âşıkın nazarında bütün mükevvenâtı hiç gösterdiği gibi, Maşûk-u Hakîkî’nin (hep) ve (cümle) olduğunu, kendisinin de arada bir perde bulunduğunu gösterir.

(Hümâm-ı Tebrîzî)  nin:

«Benimle sevgilim arasında Hümâm, perde olmaktadır. Artık o perdeyi bertaraf etmenin sırası gelmîşdir.» meâlindeki beyti, bu gerçeği ifâde eder.

İşte o (benlik) perdesi kaldırılırsa, ma’şûkun (cümle) ve (zinde); âşıkın da (berde) ve  (mürde) olduğu anlaşılır.

32

« Âşıkda, aşkın elemlerine sabr ü tehammül bulunmayacak olursa, o –bîçâre- kanatsız kuş gibi kalır. Vay onun hâline!.. »

Aşkın kudret-i îcâzı: (Şâd bâş ey aşk-ı hoş sevdây-ı mâ) beytinde söylenilmiş; Eflâtûn’un felsefe ile, Calinus’un tabâbetle yapamıyacağı rûhanî ve cismânî tedâviyi aşkın yaptığı beyân edilmişdi.

Evet, aşk, sâlik için icâzkâr bir kuvvetdir. Zühde, tarîk-i İlâhînin seyyâresi demek câizse, aşka da fezây-ı tekarrübün tayyâresi denilebilir. Fakat tayyâreye bineceklerin cesûr ve mütehammil olması îcâb etdiği gibi, aşk kanadıyla yükselmek isteyenler için de cesâret, metânet, sabr ve tehammül lâzımdır. O lüzûma ehemmiyet verilmez, hayâta bağlılık düşüncesi bertaraf edilmezse, matlûb olan yükselme husûle gelmez. Çünki tayyâreye benzettiğimiz aşk, o tehammülsüz kimse için, kanatları yolunmuş kuş gibi olur, uçamaz. Onun sâhibi ve bineği de saksağan kargası gibi, ileri-geri sıçramakdan başka bir şey yapamaz. Fuzûli ne güzel söyler :

Âşk resmin, âşık öğrenmek gerek pervâneden,

Kim yanar gördükde şem’in âteş-i sûzânına!.

 

Cânını Canâne vermekdir kemâl-i âşıkın,

Vermeyen can, îtirâf etmek gerek noksânına!..

33

«Yârimin nûru etrâfımda bulunmazsa ben nasıl önümü, ardımı idrâk edebilirim. Yâhud Yârimin nûru ilk ve sonla mukayyed (bağlı,sınırlı) olmayınca, ben nasıl başlangıç ve son ile kayıdlanabilirim.»

      İki türlü tercüme edilen bu beyit, iki nevî suâlin cevâbıdır.

Evvelâ : aşkın kanada teşbîhine mukâbil, akıl da ayak mevki’inde kalır. Aşka tâbî olamayan, akıl ile hareket edemez mi? suâline cevâben deniliyor ki:

Evet. Akıl, ayak gibidir. Fakat o ayakla adımı atabilmek için, insanın basacağı yeri görmesi lâzımdır. O görüş ise ancak yârimin bir nûru olan aşk ile kaabildir. Aşk nûru ile nurlanmayınca ben, nasıl önümü, ardımı görür ve adımımı atabilirim?

Kezâ: yâ Mevlânâ; derin bahislere girişmeyeceğini evvelce söylediğin halde, şimdi bahsi derinlere götürüyorsun, ihtârına cevab veriliyor :

Gerçi birkaç beyit evvelce söylenilmişti. Fakat yârimin ilk ve son kayıtlardan münezzeh olan nûru, beni tenvîr ediyor ve endîşeyle, bağlılıkdan vâreste kılıyor.

34

«Aşk, bu sözün meydana çıkmasını istiyor. Ayna, koğucu olmaz da ne olabilir?»

Demek isteniliyor ki: mâ’şûkun cilvesi ve aşkın esrârı gönül aynasına aksedib duruyor. Cilâlı bir ayna, sathına akseden sûreti göstermez olur mu? Benim de kalb aynamda beliren sırlar ihtiyârım elimde olmaksızın lisânımdan dökülüyor.

35

«Senin rûhun aynası niçin o aksi (yansımayı) haber vermiyor biliyor musun? Sathı (bir şeyin dış yüzeyi, üstü) pastan hâlî değil de onun için.»

Bu beytde aynanın pasından bahsedilmesi, eski aynaların camdan değil, mâdenî levhalardan yapıldığı içindir. Mâdenî levhaların rutûbet vesâireden paslandığı, böyle olunca da sathına akseden şeyleri göstermediği gibi, gönül aynası da nefis pasıyle cilâsını kaybederse, feyz-i İlâhîye ma’kes olmak nîmetinden mahrûm kalır. Binâenaleyh, ilk önce gönül aynasındaki pası temizlemek ve cilâlamak  lâzımdır.

Müncelî âyîne-î dilde nukûş-i kâinât,

İş o mir’ât-ı musaffâya cilâ vermektedir!..

«Her şeyin bir cilâsı vardır. Kalblerin cilâsı da zikrullahdır.» Hadîs-i Şerîfi mucebince, o pasın giderilmesi, ancak Allâhı zikretmek ve yâd eylemekle olur.

Dil hânesi  pür nûr olur, Envâr-ı zikrullâh ile!..

Nefsin bulanıklığı gitmez; kalb aynasının pası açılmazsa rûh da Allâh’ın tecellîsine mazhar olamaz. Nefsin tafsiyesi ve kalbin cilâlanmasının ne ile olabileceğini bildirmek ve dolayısiyle bir çok hisse öğretmek için Hazret-i Mevlânâ bir kıssa nakline başlıyor ve diyor ki:

Devam Edecek…

-
25