Mevlevî Ayininde Manevî İşaretler -II

Hacı Feyzullah en-Nakşibendî el-Murâdî el-Mevlevî

Mevlânâ’mız tertip ettiği seçkin âyin-i şerifi kastederek hâl diliyle ve sözleriyle buyurmuşlardır ki: “Ey kalp gözleri görenler,(bu âyinden) ibret alınız. Ey derinlikleri görenler ve ince meseleleri kalpleriyle kavrayanlar! Şu yaratılmışların sonsuzluğuna ve Allah’ın yaratmadaki sanatına ibret almak için bakınız ve ilâhî kudreti onlardan görüp ibret alınız ve biliniz.”

İşte bu yüce söz gereği, ilâhî bir farz olan öğle namazını birlikte, topluca kıldıktan(41) ve duadan sonra, dervişlerin ve gönlü yaralı âşıkların hepsi birden şeriatin edeblerine ve tarikatin âyin usullerine göre tamamen bir huzur ve gönül rahatlığı ile otururlar. Tıpkı evreni inşa eden unsurların bir araya gelmesi ile çokluk âlemine ilk defa geliyor gibi beklemeye başlarlar.(42)

Bu bekleyiş âdeta şu âyetteki hâli anlatır: “İşte sana da (Ey Muhammed,) kendi buyruğumuz altında hayat veren bir mesaj vahyettik. (Bu mesaj sana gelmeden önce,) sen vahiy nedir, iman nedir bilmezdin. Ama şimdi bu mesajı bir ışık yaptık ki onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola ulaştıralım. Şüphesiz sen de (insanları onunla) doğru yola ulaştıracaksın.”(43)

Bu âyet-i kerimenin buyurduğu gibi, vahiyden önce iman nedir ve İslâm nedir, kimse bilmiyordu. İslâm ve iman ancak Cebrail vasıtasıyla nâzil olan Kur’an-ı Azîm ve Furkan-ı Hakîm ile bilinmiştir. Bu bağlamda, yalnız akıl yeterli olmadığından, peygamberlerin gönderilmesi ve ilâhî kitapların indirilmesi gerekli ve zorunludur.

Nasıl peygamberlere yücelik âleminden Allah kendi hakikatini ve Peygamberinin hakikatini bildirmişse, sema âyininden önce okunan nat-ı şerif’te(44) de zatın(45), sıfatın(46) ve fiilin birliği(47)ile Muhammed Mustafa’nın övgüsü ruhlara anlatılır, bildirilir.

Tıpkı şu âyette olduğu gibi “Şüphesiz kalpleri açık olanlar, ‘Şüphesiz bunda, aklı olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.’(48) fehvasınca “İnne fî zâlike” diye nidâ edilir.

Alıntı yaptığımız âyet-i kerimede ve bu âyetin yer aldığı celil sûrede anlatıldığı gibi, insan manaya vâkıf olmak arzusuyla, na’t-ı şerîf’i can kulağıyla dinlediğinde ve onda var olana kalp huzuru ile kulak verdiğinde kendisinden istendiği biçimde iman eder. Böylelikle görünen dünyayı kuşatan eşyaların özünde saklanmış hakikati anlamak için açılmış bir kalb-i hâfız’a (hatırlayan bir kalbe) (49) sahip olur.

Nitekim Peygamberlerin sonuncusu Efendimiz’e indirilen ilâhî emirler ve şeriata dair hükümleri dinleyen; ve o hükümlere itaat eden; hâl diliyle “Ey Rabbimiz, senin indirdiğin Kitab-ı Kerîm’e biz iman ettik ve Resul-i Ekrem Hazretleri’ne tâbi olduk. Bizleri senin mükemmel birliğine, tekliğine şahit olanlarla birlikte yaz.” (50) demektedir.

Her ne kadar bu âyet-i kerîmenin indirilme sebebi, Hazret-İsa’nın dostlarından olan havarilerin İsa’ya teslim olmaları ise de; Allah, onların lisanından hikâye yoluyla -özel sebep genel hükme mâni değildir, düsturunca- bize seslenmektedir.(51)

İşte, bu şahadeti ikrardan ve tevhidi kabul ettikten sonra, dünya hayatı devam ettikçe, “Siz ey imana erişenler! Allah’a karşı sorumluluk bilincinden uzaklaşmayın ve hep doğru sözlü kimselerden olun!” (52) âyeti gereğince selâmet yolunda olunması gerektiği tembih edilmiştir. Peygamberlerin vârisi, Allah’ı bilme uğraşı ve Allah’a kavuşma çabası içinde olan kâmil, dosdoğru adamlarla birlikte olmak emredilmiştir.(53)

Mevlevî Âyininde bu na’t-ı şerif’in okunması tamamlandıktan sonra, kudümzenin bir düm vurması(54), ilk nefes’e(55) işarettir. Rahman Suresi’nde ‘Göklerde ve yerde var olan her şey yok olup gitmeye mahkûmdur. Ama kudret ve ihtişam sahibi Rabbinizin Zatı sonsuza dek kalıcıdır.” buyurulmaktadır. Bu faydalı kelâmın özü üzere, âyin-i şerîf’in “düm” sesiyle başlaması, yeryüzünde bulunan ruh sahibi, terkip edilmiş varlık(56) ya da insanlar ve cinler, her ne varsa, hepsi fânidir, ancak Yüce Zat yok olmaktan ve son bulmaktan uzaktır, manasındadır.

Taksim yapan neyzenin neyinden dağılan nağmeler ve taksimde icra ettiği makamlar(57), Allah’ın tecellîlerine dalmış ve Allah’ın varlığında kendini yok etmiş salih insanların durumuna işaret etmektedir. O insanlar ki, ölmeden önce ölmüş(58)yani nefislerini çekici dünyalık heveslerin karşısında dizginlemişlerdir. Ney’in sesi aynı zamanda bütün yaratılmışların yok olacağını ve ölümden sonra âlem-i berzah’ta(59) bir süre hareketsiz ve sessiz bekleyeceğini haber vermektedir.

Bundan sonra şu üç ayette anlatılan “Sur’a bir tek üfleme üflendiğinde”, “O yer ve dağlar yükletilip arkasından bir çarpılış çarpıldıklarında”, “İşte o zaman o kıyamet kopmuş olacaktır”(60), “Kendilerine ilim ve iman verilenler de derler ki: “And olsun ki; Allah’ın kitabınca dirilme gününe kadar kaldınız, işte bu dirilme günüdür; fakat siz bilmezler grubuydunuz.”(61) tekrar dirilmek üzere bekleyiş ifade edilmektedir.

Yani Hakk Teala dünyanın nasıl harap olacağını, yeniden dirilmeyi ve kıyametin vukuunu açıklamak üzere şu şekilde emir ve ferman buyuruyor ki; İsrafil’in sur’a ilk üflemesi, ilâhî emirle ve bir tek nefes olarak gerçekleştiğinde bütün dünya büyük bir yok oluşla yok olur, dağlar ve yeryüzü birbirine çarpılır ve sanki dünya dümdüz, yayılmış bir döşek gibi bir toprak parçası haline gelir. İşte bu halden sonra kendinde hiç şüphe olmayan, eğrilik ve yalan bulunmayan kıyamet o zaman vuku bulur.

Ve yine diğer âyette buyurulur ki; ölümden sonra âlem-i berzahta beklendikten, dinlendikten sonra, ilim ve iman sahibi olanlar diyecekler ki: Ey inkâr edenler, Allah’ın ezelî ilminde takdir ve levh-i mahfuzda tayin ettiği diriltilme günü berzahtan sonra ortaya çıkacak idi. İşte bugün o diriltilme günüdür; ancak sizler ey inkâr edenler; bu diriltilmenin gerçekleşeceğini kabul etmezdiniz. Şimdi o hatanız ve yalanınız ortaya çıktı.

(Neyzen’in taksiminden sonra) işte Kur’an’ın âyetlerinde bildirilen yeniden diriltilme ve bir araya toplanma gününe misal olmak üzere herkes, birden ayağa kalkıp, tıpkı şu âyette bildirildiği gibi “O günde ki; ruhları kabzetmekle görevli olan melekler veya melek cinsinden olanlar ya da Hazret-i Cebrail ya da büyük meleklerden üstün yaratılışlı olanları ayağa kalkıp, ilâhî huzurda saf tutarlar(62) ve hiçbir şekilde, kimse hakkında şefaat edemeyecekler. Ancak, Allah, kime izin ve ruhsat buyurur ise Hakk’ın isteği üzere onlar konuşacaklar ve şefaat(63) edecekleri” ayetindeki hale gelirler.

Dervişler; âyet-i kerîmede anlatılan ilâhî huzurda el pençe divan durduklarında hayret ve sessizlik makamında bulunduklarına örnek ve sembol olmak üzere sessiz ve sakin oayağa kalkarak, “Ayakkabılarını çıkar.”’(64) şerefli hitabından tasavvuf ehlinin anladığına göre, sadece vehimden ibaret olan beşerî varlıklarından,(soyunmayı temsil etmek için) beşeri varlıklarının sembolü olan hırkalarından soyunurlar. Âyette(65) anlatılan bütün gizlilikler ortaya çıkar, bilinir; yapılan iyi ve kötü şeylerin hepsi belli olur. İnsan için bu durumu engelleyici bir kuvvet ve kendisini bu durumdan kurtaracak bir yardımcı da bulunmaz. Kıyamet gününde gerçek yardımcı ve destekleyici, ancak merhametlilerin en merhametlisi Cenab-ı Hakk’tır. İşte tıpkı bu âyette anlatıldığı gibi semazenler de hırkalarını(66) çıkararak hırkalarının altındaki tennureleriyle(67) meydana çıkıp ‘İşte bu en şiddetli gündür’(68) âyetindeki halin şiddetini hissetmiş gibi hayran ve dalgın bir halde Allah’a teslim olarak Peygamber Efendimiz’in şefaatini rica ederler, isterler.

Altı büyük hadis kitabının(69) en sahihi olan Buhari-i Şerif ve Müslim adlı kitaplardan, ashab-ı kiramın en çok hadis rivayet edenlerinden, suffe ashabından(70), peygamber efendimizin (yolunun) hizmetçilerinden Ebu Hureyre(71) ve Enes bin Mâlik(72) -Allah her ikisinden de razı olsun- rivayet ederler ki:

Peygamber efendimiz buyurmuşlar ki: “Kıyamet gününde Allah, önceyi ve sonrayı bir araya toplar. İşte bu bir araya toplanmış mahşer ehli, kederli ve hüzünlü bir halde derler ki: “Ne olaydı Rabbimiz bizim için bir şefaatçi tayin etseydi!”

Yine bir başka hadis-i şerifte gelen habere göre, Peygamber Efendimiz, kıyamet gününün izdihamından insanların deniz dalgaları gibi birbirine çarpacağını bildirmiştir.

Ebu Hureyre’den gelen bir rivayete göre ise: Güneş mahşer ehline yaklaşır, insanlar buna takat getiremezler, kederlenirler, tahammülleri kalmaz ve birbirlerine bakarak derler ki; “İstemez misiniz, dilemez misiniz, bir şefaat edici?” diyerek Hazret-i Âdem’e gelirler ve derler ki: “Ey Âdem, sen hepimizin babasısın ve insanoğlunun atasısın. Allah seni kudret eliyle yarattı ve sana ruhundan ruh üfledi.(73) Seni cennete yerleştirdi(74), melekler sana secde eyledi,(75) eşyanın isimlerini tamamen sana öğretti,(76) bu şiddetli günde bizim için Allah katında şefaatçi ol, biz de bizi boğan bu mekânda biraz rahatlayalım. Halimizi görmüyor musun, ne haldeyiz?”

Bizim efendimiz, Hazret-i Âdem der ki: “Allah bugünde öyle bir gazap etti ki, bundan önce kimseye böyle gazap etmemiş idi. Beni zakkum ağacı yemekten(77) yasaklamıştı ama ben yedim. Hata eyledim. Vay bana, vay bana!”, diyerek sızlar ve mahşer ehline “Benden başka bir şefaatçi arayın, Nuh’a gidin!” der.

Mahşer ehlinin hepsi Hazret-i Nuh’a gelip diyecekler ki: “Ey Nuh, yeryüzüne gönderilen büyük peygamberlerin ilki sensin. Allah sana Kur’an’da ‘Çok şükreden bir kul(78) adını verdi, bizim ne halde olduğumuzu görmüyor musun? Bizi bu sıkıntıdan ve ıztıraptan kurtar! Bugünkü şiddetli halde bize şefaat etmez misin?” dediklerinde Hazret-i Nuh: “Allah bugün öyle bir azap eyledi ki, bundan önce kimseye bu azabı yapmamıştı, bundan sonra da kimseye yapmaz. Bana gelince ben kabul olunacak bir duaya sahiptim. Onu da kendi kavmimin helâk edilmesi için yaptım.(79) Vay bana, vay bana!” diyerek “Benden başkasına gidin, İbrahim’e; zira Allah İbrahim’i dost edinmiştir.” dediğinde mahşer ehli Hazret-i ibrahim’e gelip diyecekler ki: “Ey İbrahim, sen Allah’ın nebisi, yeryüzünde ‘Halîl / Dost’ diye vasıflandırdığı kimsesin. Bizim ne büyük bir sıkıntıda olduğumuzu görmüyor musun, halimizi bilmiyor musun? Bize şefaat eyle!” Hazret-i İbrahim buyurur ki: “Rabbim Teala bu günde öyle bir gazab eyledi ki, bugüne kadar öyle bir gazab etmedi ve bundan sonra da etmez.” Ve kendinden çıkan üç bilinen (görünüşte yalan olan)(80) sözü söyleyip korktuğunu gösterir. Kur’an-ı Kerim’de anlatılan İbrahim kıssalarında ikisi geçen bu üç kelime: “Bunu en büyükleri yaptı.”, “Ben muhakkak hastayım.” ve “Bu benim kız kardeşimdir.’ sözleridir. Bunlar her ne kadar şeklen yalan gibi görünse de hakikatte hepsi doğru bir görüşle değerlendirildiğinde daha iyi anlaşılır ve yalan olmadıkları ortaya çıkar.

Hadis kitaplarında bu hususta ayrıntılı bilgi vardır. Özetle İbrahim bu üç kelimeyi mahşer ehline söyleyip yaptığından korkarak, “Vay bana, vay bana! Ben genel bir şefaate yetkili değilim.” diyerek mahşer ehline Hazret-i Musa’ya gitmelerini ve Musa’dan yardım istemelerini, zira Musa’nın ‘Kelîmullah’ (Allah’la konuşan kişi) olduğunu söyledi.

“Musa öyle bir kimsedir ki, öyle mükerrrem bir kuldur ki, Allah ona Tevrat’ı vermiştir. Onu denizde boğulmaktan kurtarmıştır.” dedi.

Nihayet mahşer ehli İbrahim’in sözü üzerine Musa’ya geldiler. Ondan yardım istediler. Hazret-i Musa da: “Ben bu şefaate layık değilim. Çünkü ben ‘ilk terk ediş’te bulundum. Bundan dolayı korkarım.”(81) diyerek mahşer ehlini Hazret-i İsa’ya gönderdi, “İsa hem kelîmullah, hem de ruhullah’tır. O size şefaat eder.” dedi.

Mahşer ehli bunun üzerine Hazret-i İsa’ya geldiler, aynı şekilde Hazret-i İsa’dan kendilerine yardımcı ve şefaatçi olmasını istediler. Hazreti İsa da onlara genel bir şefaat etme yetkisi olmadığını, öncekilerin ve sonrakilerin efendisi, arasat gününde günahkârların yardımcısı ve şefaatçisi Efendimiz’e gitmelerini, onun özel bir kul olduğunu, Allah’ın onun hakkında ‘Senin gelmiş ve geçmiş ve gelecek bütün hatalarını, günahlarını Allah affetmiştir.’(82) müjdesiyle müjdelendiğini dolayısıyla mahşer ehlinin ona gitmelerini söyledi.

Nihayet mahşer ehli Peygamberimize geldiler ve ondan şefaat ve yardım istediler. Bunun üzerine efendimiz buyurdu ki: “Şefaate ancak ben yetkiliyim, büyük şefaat hakkı bana verilmiştir. İlâhî huzura çıkıp sizin için (size şefaat etmek için) izin ve ruhsat isteyeyim” dedi. Hadis-i Şerif’e göre Peygamberimiz buyurur ki: “Ben o gün Rabbimin huzuruna çıkarım, şefaat kapısında secde ederim.” Bir başka rivayette: “Allah’ın arşını taşıyan meleklerin bulunduğu yere gelirim. Ve orada secde ederim.” Bir başka rivayette de “Hem Rabbimin huzurunda dururum ve bin bir türlü övgü ve yalvarma ile ona yalvarırım, fakat şimdi o şekilde yalvarmaya izin yok.”

Ve bir başka rivayette ise: “Allah bana ilham kapısını açar, öyle bir kapı açar ki, benden önce kimseye açmamıştır. Ben bu esnada O’na hamd ü senâ ederim.”

Ebu Hureyre’den gelen rivayete göre ise: “Rabbim bana izzetle hitap eder ve der ki: ‘Ey Muhammed, başını kaldır ve iste. He ne dilersen bugün sana verilecektir. Şefaat eyle. Şefaatini kabul edeceğim.’ Bu hitap üzerine ben başımı secdeden kaldırırım ve derim ki: “Ya Rabbî! Ümmetimi senden isterim” dediğimde Allah bana: “Ey Muhammed! Ümmetinden üzerinde hesap olmayanları cennet kapılarından olan bâb-ı eymen’den geçir, bunlar öyle kimselerdir ki, cennet kapılarının hepsinden geçmeye izin verilmiş kimselerdir ve cennet ehli ile cennette bir aradadırlar.

İşte Mevlevî semaındaki ilk üç devirlik yürüyüş(83), bu büyük şefaat ve kıyamet gününü, o gün mahşer ehlinin peygamberleri gezip şefaat istemelerini, fakat hiçbir peygamberin şefaate yetkili olmadığını ve sadece efendimizin şefaate lâyık olduğunu teşbih etmek üzere, kalp gözü açık, Allah’ın marifetini tatmış, -Allah sırrını takdis etsin- Sultan Veled Hazretleri, Mevlevî Semaı’nın Devr-i Veledî denilen ilk kısmını üç devir hâlinde düzenlemiştir.

(41) Toplulukla yapılan ilk sema ile ilgili Mevlevi kaynaklarından Seyyid Sahih Ahmed Dede’nin “Mecmuatu’t-Tevarihu’l-Mevleviyye isimli eserinde şöyle bir rivâyetten bahsedilmektedir: “Mevlânâ altmış beş yaşlarındayken bir gün, dostlarıyla Karatay Medresesi’nin önünden geçerken ezan okunuyor. Dostlar içeri giriyorlar. Mevlânâ, en son girip selâm veriyor. Namazdan sonra Kur’an okunuyor; vaaz veriliyor. Mesnevi takrir ediliyor. İsm-i Celâl (zikir) çekiliyor. Sonra gene Kur’an okunup gülbank çekildikten sonra na’t okunuyor; ney üfleniyor. Mevlânâ ve dostları kalkıyor, medresenin çevresinde üç kez dönmek sûretiyle yürüyorlar. Sonra üç fâsılayla ve her fâsılada selâm verir gibi “baş kesilerek” sema ediliyor. En son yine Kur’an’dan bir bölüm okunuyor. Herkes oturarak dinliyor. Sonra kalkılıp bayramlaşır gibi birbirleriyle musafahalaşıyorlar. Hayır sahibine dua ederek tören sona eriyor.”

(42) Âlem-i Nâsut: İnsanlık âlemi demektir. İbnu’l-Arabî ve ondan sonrakilerin vahdet-i vücut tezlerine göre Allah’ın isim ve sıfatlarının bir tezahürü olan bu cihan, beş mertebede meydana gelmiştir. Allah’ın zatının ve sıfatlarının sonu olmadığı gibi cihanın da sonu yoktur. Çünkü cihan, Allah’ın isim ve sıfatlarının aynasıdır. Demek ki âlemler de sonsuzdur. “O, her an başka bir şe’ndedir” âyeti gereğince Allah’ta son yoktur. Allah, kudretinin yüceliğinden, bir kuluna aynı sûrette iki defa görünmez, iki kuluna da bir sûrette görünmez. Bütün bu sonsuz âlemleri, beş mertebe içine almaktadır:

Birinci mertebe, gayb-ı mutlak (mutlak gizlilik) mertebesidir. Bu mertebeye lâhut âlemi,

İkinci mertebe, Ceberut alemi, ilk tecelli, ilk cevher, Hakikat-i Muhammediyye, kitabu’l-mübin mertebesidir.

Üçüncü mertebe, melekût âlemidir. Buna misal âlemi, hayal âlemi, küçük berzah âlemi de denir.

Dördüncü mertebe, mutlak şühud mertebesidir ki buna şehadet âlemi, mülk âlemi, nâsut âlemi, his âlemi, unsurlar âlemi, felekler âlemi, yıldızlar âlemi denir.

Beşinci mertebe, bunların hepsini kendinde toplayan İnsan-ı Kâmil mertebesidir. Önceki dört âlem, Allah’ın İsm-i A’zamıdır. Bunların tamamı, Allah’ın zatını gösterir. Bu âlemlerin tamamı, insanda da vardır.

(43) Şûrâ Suresi, 52.

(44)Bu Mevlevî Âyini’nden önce okunan Na’t, Ulu Arif Çelebi’ye aittir. Rast Makamındaki bestesi de Itrî’nindir.

Ya habiballah resûl-i Hâlık-ı yektâ tüyi, / Ber güzîn-i zülcelâli pâk ü bî-hemtâ tüyi;

Nâzenîn-i hazret-i Hak sadr ü bedr-i kâinat, / Nur-i çeşm-i enbiya çeşm-i çerağ-i mâ tüyi;

Der şeb-i mi’rac bude Cebrail ender rikab, / Pâ nihade ber ser-i nüh künbed-i hazra tüyi;

Ya Resulallah tü dâni ümmetanet âcizend, / Rehnümâ-yi âcizani bî-ser ü bî-pâ tüyi;

Serv-i bostan-i risalet nev bahar-ı ma’rifet, / Gülbün-i bağ-ı şeriat sünbül-i bâlâ tüyi;

Şems-i Tebrizi ki dâred na’t-i Peygamber ziber, / Mustafa vü Mücteba an seyyid-i a’lâ tüyi.

Manası; Ey Allah’ın sevgilisi! Eşsiz Yaratıcı’nın elçisi sensin, / Allah’ın kulları arasından seçtiği pak ve benzeri olmayan sensin;

Ulu Allah’ın nazlısı, kâinatın yüksek derecelisi ve tekemmül etmişi /Peygamberlerin gözünün nuru bizim gözlerimizin ışığı sensin; Miraç gecesi Cebrail’in omzuna binerek, / Dokuz kat yeşil kubbenin üstüne ayak basan sensin;

Ey Allah’ın Elçisi! Bilirsin ki ümmetlerin âcizdirler, / Başsız, ayaksız âcizlerin yol göstericisi sensin;

Peygamberlik bostanının selvisi, ma’rifet dünyasının ilkbaharı, / Şeriat bağının gül fidanı, yüce sünbül sensin;

Şems-i Tebrizi Peygamber’in methini söyler, /Mustafa (temizlikle seçilmiş) vü Mücteba (ululukla yüceltilmiş), o yüksek ulu sensin.

(45) Tevhid-i zat: Mutasavvıflar, “Allah’tan başka mabûd yoktur” cümlesiyle ifade edilen tevhid fikrini vahdet-i vücutçu bir anlayışla ele almaktadırlar. Onlar tevhidi üç merhalede yaşamaktadırlar. Buna göre en üst makam, Tevhid-i Zat da denen fenafillâh mertebesinde yaşanır. Bir tek varlık vardır, o da mutlak hakikat olan Allah’tır. Ölmeden önce ölen seçkin ruhların asıl gayesi de bu tevhidi yaşamaktır. Bu merhalede tevhid, tamamıyla dilden çıkmış, gönüle yerleşmiştir.

(46) Tevhid-i sıfat: Bu makamda mürid kâinatta bulunan bütün eşyanın Hakk’ın birer sıfatı olduğunu; renk, şekil ve desenlerin Allah’ın birer tecellisi olduğunu anlar. Bu tecellilerde vahdet, kalp gözüyle anlaşılır. Sıfatlar tevhidinde sıfat çok, hakikat tektir. Bu hakikat Zat’tır. Bu makamı tam olarak yaşayanlar Hakk’a itaat eder, her şeyde Hakk’ı görür ve vecde gelirler.

(47) Tevhidi-i ef’al: Fiiller tevhidini yaşayan mürid küçücük bir zerrede bile görülen binlerce ibretin yaratıcısını bilir. Bu makamdaki kişi aklı ve gücü ile hiçbir iş yapamaz. Ne yaparsa Allah yaptırır. Yaratıcıyı tanıyan mürid, hayır ve şer olanın Allah’tan olduğunu anlar.

(48) Kaf Suresi, 37.

(49) Sufiler, zikri “Elest bezmi”ni ve orada verdiğimiz sözü hatırlamak olarak anlamaktadır. Sema ise, “Elestü bi-rabbiküm” hitabını duymaktır. Kur’an’ın kendisi ve emirleri hep bu ilâhî mukaveleyi hatırlatan birer zikirdir. Bu yüzden Kur’an bizzat kendisini ve namazı da ‘zikir’ olarak adlandırmıştır. Buradan amacın “elest bezmi” sözleşmesini unutmamak olduğu da anlaşılmaktadır. Mutasavvıflara göre gerçek zikir, Allah’ı şiddetle sevmek, O’ndan nasıl korkulmak gerekiyorsa öyle korkmak ve gaflet meydanından müşâhede semasına yükselmektir. Ya da Allah’tan başkasını unutmaktır. Çünkü Allah “Unuttuğun zaman Rabbini zikret! (hatırla)” buyuruyor. Kehf Suresi, 24.

Ayrıca, Elest Bezmi’nde Yüce Allah’ın, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna bütün ruhların “evet” cevabı vermesiyle başlayan insanlık macerası, aslında gerçek ile yalan, hakiki ile sahte, normal olan ile olmayan arasndaki gerilimin ve gidiş-gelişin hikâyesidir.

(50) Al-i İmran Suresi, 53.

(51) İsa’nın tevhide daveti üzerine İsrailoğullarının az bir kısmı iman etmiş, çoğunluğu etmemişti. İman etmeyenler bilinen küfürlerini, kötü niyetlerini İsa’ya hissettirdiler. İsa da bunlardan bu küfrü hissedince kendine, özü Allah’a doğru yardımcılar aradı.

“Ben Allah’a giderken yardımcılarım kimler? Allah’a teslim ve uymuş olarak bana yardım edecekler kimler? Benim, Allah için yardımcılarım kimler? Allah ile beraber olup yardımcım olacak yardımcılarım kimler? Allah’a iman etmiş ve Müslüman olmuş, nefsini Allah’a teslim etmiş olup da, yardımını Allah’a bağlayarak ve Allah rızasından başka bir şey düşünmeyerek bana Allah yardımı yapacak, özetle özü Allah’a bağlı, Allah’a doğru yardımcılarım, dostlarım kimler?” dedi.

Hz. İsa’nın bu isteği ilk olarak bir sosyal tesir yapıyordu. Kelime başlangıçta Meryem’in rahminde ilâhî seçim ile cisimlendiği gibi, şimdi de dışarıda belirlemeye başlıyordu ki, İsa’nın dünyada itibarı bununla olacaktı. Bu andan itibaren tevhid dini maneviyatta kalmayacak, maddiyata da geçecekti. Bu isteğe, İsa’nın ölüyü diriltme mucizesinin kazanç meyvesi olan en güzide ashabı (arkadaşları) havariler cevap verdiler. Havariler bir ağızdan dediler ki: “O Allah yardımcıları, Allah dostları biziz. Yani biz, Allah için sana yardımcıyız. Zira sana yardım, Allah’a dostluktur, Allah rızasına uygundur. Çünkü sen O’nun peygamberisin.” Bundan, “Sen Allah değilsen, biz sana yardım etmeyiz.” gibi veya “Sen Allah’sın, şu halde biz de senin yardımcılarınız.” gibi bir kötü anlam çıkmaması için sözlerini açıklığa kavuşturdular. Yani biz Allah’a iman ettik ve sen şahit ol ki biz şüphesiz Müslümanız, Allah ve Resulüne itaat ediciyiz. İşte Nasârâya (Hıristiyanlara), Nasârâ (Hıristiyan) denmesinin sebeplerinden birisi, İsa ile havariler arasındaki bu yardım anlaşmasıdır.

Onlar o zaman böyle Müslüman ve Allah’ın birliğine inanmış idiler. Bununla İslâm dinine ve Muhammed aleyhisselâma ait davete de manevi bakımdan ikrar vermişlerdi. Bunun için havariler cevaplarını şu dua ile bitirdiler: “Ey Rabbimiz, biz senin indirdiğin emre inandık ve peygambere (yahut o resule) uyduk, şu halde bizi yalnız bir şahid olan İsa ile değil, birliğine şahitlik eden bütün erbâb-ı şühud (şehadet ehli) ile beraber yaz.”

(52) Tevbe Suresi, 119.

(53) Tevbe Suresi, 119. “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.”

(54) Türk-İslâm musıkisinde usulün ehemmiyeti açısından Kudüm’ün apayrı bir yeri, bambaşka bir işlevi ve benzersiz sembolik görevi vardır. Kudüm, “düm” ve “tek” darplarıyla kâinatın yaratılışındaki “Kün” emrini ifade eder. Varlık âlemi yokken, birdenbire verilen bu emir ile her şey var oldu. Bu ilk emir aynı zamanda, müziğin temelini teşkil eden sesin de ilk duyuluşuydu. Elbette her varlık bu sesi, kendine verilen kabiliyet ve ruh derinliği ile duydu. Bu duyuş, bizim beş duyumuzdan biri olan duyma kabiliyetimizden bambaşka bir boyutta idi. Ama ses olma özelliğini de muhafaza ediyordu.

Ve bu emir, ilk ses idi; ezelî sonsuzluktaki ilk anda kendine has titreşim yapısıyla yayılmaya başladı ve ebedî sonsuzluğa dek duyulacak her çeşit müziğin ilk tınlamasıydı. Kaynağı elbette Yaratan olan bu ilk tınlama, aynı zamanda kâinattaki ilk hareketlenme, ilk canlanma idi.

Ayrıca Kudüm içi boş olduğu için fenâyı, fânîliği simgeler. Mevlevîlerce kutsal sayılmış ve “Kudüm-ü Şerif” diye anılmıştır. Mevlânâ’nın içinde Kudüm’ün de geçtiği bir sözü şöyledir: “Ney kuru, değnekler kuru/ Kudüm üstüne gerilmiş deri kuru/ O halde bu Allah sedası nereden geliyor?” Yine bir başka sözünde sen Kudümzenbaşı’sın Ya Rabbi! Vurdukça bizden ah çıkar, demektedir. Kudüm’teki düm, tek, düme, tekka sesleriye anlatılan farklı şiddetteki vuruşlar, ahiret alemi, dünya alemi, ahiret alemiyle dünya hayatı arasındaki sürekli gidiş gelişi ifade etmektedir. Ayrıca bunların bir tek enstruman üzerinde sembolleştirilmesi Mevlana’nın yukardaki sözünü de şerhetmektedir.

(55) Hak Teala, kendi nefsini “kullarına şefkat gösterici” (Bakara Suresi, 207.) diye niteleyerek, bunu ilâhî haber yoluyla bildirdi. Hakk’ın Rahman’a nisbet olunan Nefes ile verdiği ilk Nefes (feyz-i mukaddes, yani kudsî bereket); bütün varlıkların yaratılıp gelişmesini ve bütün İlâhî İsimler’in talep etmekte olduğu âlemi var eden Nefes’tir. Bu yüzden, hiç kuşkusuz, Hakk’ın rahmeti her şeyi içerisine almıştır. Hattâ Hakk’ı da içerisine almıştır.

(56) Terkip edilmiş varlık: Unsurların (ateş, su, hava, toprak) bir araya gelmesiyle vücuda gelmiş varlıkların tamamı. Nefes alıp veren canlıların dışında diğer yaratılmış eşyalar âlemi de Allah’ın adını her dâim zikrederler. Sur’a üflendiğinde canlı olan varlıkların yok olmasıyla diğer terkip edilmiş varlıklar da yok olacaktır. Yalnızca O, kalacaktır. O ki; ilk, tek ve ezelî-ebedî Nur’dur. Ortağı ve O’nunla denk olan hiç bir şey yoktur. O, ikincisi olmayan bir’dir.

(57) Na’t ile âyin-i şerif arasında doğaçlama icra olunan ve âyin-i şerif ile aynı makamda olan ney taksimine baş taksim denir. Neyin kaynağına ilişkin bir rivayete göre o, Peygamber Efendimiz’in Hazret-i Ali’ye emanet ettiği sırrın taşıyıcısıdır. Hazret-i Ali, o sırrı taşıyamayıp bir kuyuya söylemiş; taşan sularda yetişen sazlıktan yapılan ney, o sırrı dile getirir olmuştur. Ney, Hazret-i Peygamber’in rüyasını anlatmaktadır.

(58) “Mûtû kable en temûtû / Ölmeden önce ölünüz.” Bu hadis-i şerif, her nefsin mutlaka tadacağı ölümü, nefsin isteklerini dizginleyerek, hattâ yok ederek, yaşarken gerçekleştirmeye işaret eder.

(59) Perde, geçit, kıstak anlamına gelen berzah, ölüm ile kıyamet ve yeniden diriliş arasında yer alan geçiş dönemini, kabir âlemini ifade eder.

(60) Hakka Suresi, 13, 14, 15.

(61) Rum Suresi, 56.

(62) Nebe Suresi, 38.

(63) Bakara Suresi, 255.

(64) Taha Suresi, 12.

(65) “Bütün sırların yoklanacağı gün, O zaman ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.” Tarık Suresi, 9,10.

(66) Hırka, öteden beri zühdün ve dervişliğin sembolü olmuştur. Müridlere giydirilen hırkaya ‘irade hırkası’ denir. Henüz derviş olmayanlara giydirilen hırkanın adı ise ‘teberrük hırkası’dır. Mevlevî hırkası, yakasız ve enseden göğse kadar yanlarda, ekseriyetle Oniki İmâm’a işaret olarak on iki, yahut Mevlevîlerce kutlu sayı olan on sekiz makina dikişi bulunan, topuklara kadar uzun, belsiz düz bir pardesü şeklindedir.

(67) Kolsuz, yakasız, önü göğse kadar açık ve bele kadar olan bölümü dar, belden aşağıya doğru gittikçe genişleyen bir giysidir. Etek, üstüne oranla çok geniştir ve altı parçadan meydana gelir. Eteğin içine dört parmak genişliğinde kalın ve yünlü bir parça dikilir. Semâ’ tennuresi, renkli ve çok defa beyaz olur ve semâzen, semâ’a başlayınca elifî nemedle sıkılmış olan belden aşağı kısım açılır ve hafif bir dönüşle açılan etek, artık semâzeni idare eder. Semâzen, âdeta onun dönüşüne uyar. ‘Hizmet tennuresi’ denen ve matbah canları tarafından çile müddetinin sonuna kadar giyilen tennure, semâ’ tennuresine göre kısadır ve rengi de genellikle siyahtır. Tennure, ters çevrilmiş bir lâmelif harfine benzer. Bunu giyen insan, harfin ortasına çekilmiş bir elif gibi görünür ve böylece ortaya bir «İllâ» çıkmış olur ki bu, «Lâ ilâhe illallah» sözündeki başka ilâhları olumsuzlayıcı «Lâ» ile, Allah’ın varlığını olumlayıcı «îllâ»ya işaret sayılır.Buna nefy-u ispat denilir. Aynı zamanda tennurenin açık olan önünde, her iki tarafta onsekiz sık dikişten, yahut oraya dikilmiş ve tennure renginde tek bir kaytandan meydana gelen bir zırh da vardır ki bu zırh, tam ensede bir «Lâ» resmeder ve yine bu inancın remzi sayılır.

(68) Enbiyâ Suresi, 103.

(69) Kütüb-i Sitte: 1. Buhari’nin el-Câmiu’s-Sahih, 2. Müslim’in el-Câmiu’s-Sahih , 3. Ebû Davud’un es-Sünen, 4. Nesâî’nin Es-Sünen 5. Tirmizî’nin el-Câmiu’s-Sahih, 6. İmam Mâlik’in el-Muvatta adlı eserlerinden oluşan hadis külliyatı ki, Sünnet’in öğrenilmesinde en güvenilir kaynaklar arasında yer almaktadır.

(70) Medine’de mescidde kalan, hayatlarını Peygamber’in öğrettiklerini öğrenmeye adayan sahabiler topluluğu.

(71) Asıl adı Abdurrahman bin Sahr, kedileri sevdiği için Ebu Hureyre dendi. Hayber Savaşı sırasında Müslüman oldu ve Peygamber’in yanından hiç ayrılmadı, Hz. Ömer devrinde Bahreyn valiliği yaptı. Pek çok hadis rivayet etmiştir. V. 678, Medine.

(72) Küçük yaşta annesini kaybetti. Peygamber’in hizmetine girdi. Bedir savaşına katıldı. Pek çok hadis rivayet etmiştir.

(73) 15/28-29 : …Rabbin meleklere demişti ki : Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan bir insan yaratacağım. Onun yaratılışını tamamladığım ve içine Ruh’umdan üflediğim zaman, onun için secdeye kapanın.

32/7-9 : …İnsanı yaratmaya çamurdan başladı. Sonra onun neslini bir suyun özünden yaptı. Sonra ona bir biçim verdi, ona Kendi Ruh’undan üfledi. İşitme gücü, gözler, gönüller yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!

(74) Bakara Suresi, 35.

(75) Bakara Suresi, 34.

(76) Bakara Suresi, 31.

(77) Ağacı(n meyvesini) tadınca, çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerini örtmeğe başladılar. Rableri onlara seslendi: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi? Dediler ki: “Ey rabbimiz! biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!” A’raf Suresi, 22, 23.

(78) İsra Suresi, 3.

(79) “Ey Rabbim, kâfirlerden yeryüzünde tek bir kişi bırakma!” Nuh Suresi, 26.

(80) “İnnî sakîmün” Saffat Suresi, 37 ve “Bel fe’alehû kebîruhum” Enbiyâ Suresi, 63’te sözü edilen hadiseler. Üçüncü hadise ise, Nemrud veya adamları sorarlarsa, Sârâ Validemiz: “Ben onun kardeşiyim” diyecektir, Hz. İbrahim’e sorarlarsa Sârâ için “Kız kardeşim” diyecektir. Zira, Hz. İbrahim (as), onun zevcesi olduğunu söylese, Sârâ validemize kötülük yapmaları muhtemeldir.

(81) Mûsâ korku içinde etrafı gözetleyerek şehirden çıktı ve “Ey Rabbim! Beni bu zalim kavimden kurtar” dedi. (Kasas Suresi, 21.)

(82) Fetih Suresi, 2.

(83) Sultan Veled Devri : Ney taksiminden sonra şeyh ve semâzenler, üç defa karşılıklı selâmlaşarak semâhanede başta şeyh olmak üzere sıra halinde yürürler. Bu, ölümden sonra dirilmeye, şeyhin yol göstermesi ile ebedî hayata yönelmeye işarettir. Üç devir, aynı zamanda 1-İlmel Yakîn: Hakkı ilimle bilmek, 2-Aynel Yakîn: Görerek bilmek, 3-Hakkal Yakîn: Hak’la bir olmak hâllerine de işaret eder.

Hacı Feyzullah en-Nakşibendî, Mevlevi Ayininde Manevi İşaretler, Meram Belediyesi, Konya, 2005.

Editör: M. Akif Kuruçay

Dipnotlandırma ve Redaksiyon: Ali Bektaş – M. Akif Kuruçay

Çevrimyazı: İbrahim Demirci

-
30