Naât-ı Mevlâna Ve Itrî’ye Dair

Safiye Ayla

(Radyo Dergisinden, 1954)

 

    Itrî, semadan gelen nağmelerin bestekârıdır; onun besteleri okunurken hayalimde geniş ufuklar, açık denizler, ılık rüzgârların nefesi ile dalgalanan nihayetsiz  yeşillikler, refah bolluk ve ilâhî düşüncelerin sâadet verici derinliği yaşar…

     Itrî’nin ismini işitince başım doğrulur, onun ruhunu göklerde arar gibi gözlerimi yukarı kaldırırım…

     Tarihî sıhhatî ne derece doğru olduğunu bilemiyorum. Araştırdığım vesikalarda bu hikâyeye dair bir iz bile bulamadım. Fakat, şairâne olduğu kadar, sanatkârâne olan bu mevzuu dinlediğim günden beri hatırımda – hâdise ne kadar eski olursa olsun – taptaze heyecan ve hürmetle baktığım nefis bir tablo bulurum.

     Bir gün, bilmem yine kaçıncı defa anlattığım bu hikâyeyi “Radyonun Sesi” mecmuasına yazmamı istediler. İşte sevgili dinleyicelerim, seve seve bu güzel hâdiseyi sizlere de sunuyorum:

     Osmanlı İmparatorluğunun en azametli devirlerini yaşadığı sıralarda, Konya şehri Selçukîler devrinde olduğu gibi hakikî bir irfân yuvası halinde bütün Türk münevverlerinin merkezi olmuştu.

     Günün birinde kadirşinas Konyalılar, Mevlâna’ya büyük bir türbe inşa ettirirler…Bilmem bu satırları okuyanlar arasında Konya’da Mevlâna Hazretlerinin türbesini görenler var mıdır? Ben iki kere gördüm…

     Türkün sadelik içinde ihtişamını ve azametini gösteren bütün Türk abideleri gibi bu eserin de, daha ilk bakışta insana huzûr veren sadeliği ve o nisbette huşû içinde bırakan azameti vardır.

     İşte bu büyük eserin resmî küşadı günü, memleketin her tarafından kervanlara baha biçilmez hediyelerini takdim etmeğe koşup gelen kadirşinas zenginler, mollalar, hocalar, talebeler, dindar büyük bir halk tabakası türbenin avlusunu bir mahşer yeri gibi kaplamıştır.

     Dinî âyînle merasim başlamak üzere iken kapıda telâş içinde, yorgun, çekingen bir derviş görünür; sıkılarak içeri girer…O sırada, kıymetli hediyeler sahiplerinin isimleriyle sıralanmaktadır. Buhurdanlıklardan süzülen mistik ve güzel kokular içinde herkes, fakir ve zengin gözetilmeden sırasını almış, mûsikî merasimine hazırlanmışlardır.

     Bu son gelen derviş kimsenin nazar-ı dikkatini celbetmeden başı önünde sessiz durmaktadır. Mûsikî başlar; bitmek üzere iken, mıtrıpların bulunduğu hücreye doğru, bu dervişin ağır adımlarla yaklaştığı görülür…Ve tam sırasında koltuğundan çıkardığı ney’ini çok azametli ve ilâhî bir nağme ile söyletmeğe başlar.

     Herkes sükût içinde mest-ü hayran dinledikten sonra ney susar, fakat halkın heyecanı bu aziz dervişi göklere çıkarır. Elinden ve alnından öpenler, sırtını sıvazlayanlar ve takdîr için kendisine söyleyecek kelime bulamayanlar etrafını almışlardır.

     Derviş, bu büyük takdirler önünde mahcup ve mahzun bir edâ ile:

“ – Hazrete hediye edecek kıymetli hiç bir şeyim yoktu…Bu naciz besteyi onun ruhuna ithaf ediyorum…Allah kabul etsin…” demişti.

     İşte Itrî’nin ney’inden çıkan nağmeler Mevlâna Hazretlerinin ruhuna o günün en büyük ve ebedî hediyesi olmuştur…

     Mevlevî âyînlerinde okunan bu beste “Naâtı Mevlâna”dır.

-
26