Yün, Keçe, Sikke ve Derviş

Celalettin Berberoğlu

İlk sikke yapmaya başladığım zamanlarda, çok farklı bir şey deneyimledim. Bu deneyim yünün keçe ve sikke olma aşamasına gelene kadarki serüveniyle, dervişin yolculuğundaki müthiş benzerliklere şahit olmamdı ve o zaman anladım aslında sikkenin derviş, dervişinde sikke olduğunu. Şimdi bu benzerlikleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

İlk önce yünden bahsedeyim. Arapçada suf kelimesinin yün anlamına geldiğini ve sufi kelimesininde yünden elbise giyenler anlamına geldiğini herkes bilir. İlk sufilerin yün ile gerçekten çok sıkı bir bağı vardı ve ben belki de yolu yani suluk-ü yünden öğrendiklerine inanıyorum.

Yün, yumuşak ince telli, sıcak ve soğuğa karşı bir yalıtkan, istediğiniz biçime göre şekle girmeye hazır bir materyaldir. En iyi keçe olabilecek yün ise kuzu doğduktan sonraki ilk kırkımı yani bizim kuzu yünü dediğimiz yündür. Yetişkin bir koyunun yününden istenilen kalitede bir keçe elde edemezsiniz. Hz İsa: “Tanrının kırallığına ancak çocuklar girecektir” der ya hani kuzu yünü yada insan buradan başlar bu gizemli serüvene.Kuzu doğmuş, üzerinden 7-8 ay geçmiş, üzerinde çöpler ve dikenler oluşmuş yani yün bu toprak alemine bulanmıştır. Oysa doğduğunda tertemiz kar gibiydi.

Önceden bu arınma yada temizleme işlemi köylerde akarsu kenarlarında köylü kadınları tarafından tokuç ismi verilen tahtayla yünü döverek yapılırdı. Evet ilk önce bir arınma yani tevbe gerekiyor yola çıkan muhip için. Akarsudan murad gözyaşlarımızdır ki: “bütün çayır çimen, gül gülistan akarsu kenarlarında olur” diyor HZ.PİR efendimiz. Gözyaşlarımızla yıkadığımız bir gönül (tevbe) ancak o zaman gülistana dönüşüyor, kurak çölde elbette gül bitmez? Yün, tokuç ve insan. Aslında hayatımızda yediğimiz her tokuç, ben yaparım ben bilirim, güç bende diyen egomuza Allahın bir rahmeti ve merhameti olarak bize vurulur. Gücü, gücün sahibine yani mutlak olana iade etmemiz için. Her tokuç tevbe kapısını aralamamızı ister adeta. HZ PİR: “Deri tabakhanede işkenceye gerilir, türlü acı ilaçlarla ıslah edilir ve şaplanır” diyor. Derinin bütün bu kahır elinden çektiği, sonunda belki pek çok insanın yanına bile yaklaşamadığı bir güzeli kucaklaması, onun  bedenini sarması, ona giysi olması içindir. Elbette HZ PİR muhibbanına halvet ve uzleti bir yere kapanıp acı çekmesini istemiyor. Aslında bu su ve çamur yurdunun başlı başına bir çile olduğunu bildiği için bunu tavsiye etmiyor. Yetişkin koyun sembolü ise hani yününden iyi kalite keçe olmayan sembol, o da hayatını alışkanlıklar üzerine kurmuş, mukallitce bir yaşam tarzı sürdüren, bilgileri katmerlenmiş, Her yeni fikir ve oluşuma itiraz eden, ufku dar, eskinin devamı, anlayış ve kavrayışta kör, makineleşen çağımızda tıpkı bir makine gibi gibi yaşayan, zihni düşünce çöplüğüne dönüşmüş zavallı insanı temsil ediyor.

Yünün bu ilk yıkanma aşaması aslında bir fark noktasıdır, kirlendiğinin farkına varmak. Değişim bu fark noktasıyla başlıyor. Her neyse… Yün ya da insan bu fark noktasından sonra bir ustaya [mürşi-i kamil]ihtiyaç duyar. Usta yada mürşid-i kamil, ona yeni bir şekil verecek, adeta onu başka bir biçimde yeniden yaratacak, ona deneyimlerinden kazandığı en kısa yolu tarif edecektir [hattı istiva]. Usta bir şair, bir besteci yada bir heykeltraş gibidir ve ilhamı direkt olarak yaratıcıdan alır. O karın üzerinde ayak izi bırakmadan yürüyebilir, o bunun bir yolunu bulmuştur ve o yolu bilendir.

Yün yıkandıktan sonra Mansur’unda mesleği olan hallacdan geçer. Hallac’dan geçme sembolü: Tevbe etmiş, değişim için fark noktasına ulaşmış salikin mürşide ulaşmadan önce iç dünyasında yaşadığı çelişkilerin son halidir. Arayış içindedir. Kafasında cevap bulmayı bekliyen bir sürü soru vardır. Nasıl  bir usta bulacaktır. Sistemin, alışılagelmişin, kendisine göre güvenli bu çemberin dışına çıkmak üzeredir ve meçhul bir bilinmeyene doğru gitmededir. Hallacta yün nasıl darmadağın olmuşsa salikin iç dünyası da böyle darmadağın olmuştur. Bu darmadağınıkla gelir yün keçe ustasının önüne, yada insan mürşide.

Usta bu darmadağın yünü iki parça halinde sepki dediğimiz tarağa benzer, ince çubukla kamışdan yapılmış hasırın üstüne iyice yayar. Bu iki parça bütün zıtlıklar aleminin sembolüdür. Acı,tatlı, iyi kötü v.s… Yani kesret alemini sembolize eder. Yünün yada insanın durumuna bir işarettir. Usta sessizce muhataba ne durumda olduğunu söyler. İç dünyasındaki bölünmüşlüğü bildiğini işaret eder. Adeta yüne yada salike bir nişan olsun, gönlü mutmain olsun diye  bu dağınık yün parçaçıklarının üzerine süpürgeyle, tıpkı gökten yağan yağmur damlacıklarının indiği gibi su verir ve nemlendirir. Daha sonra usta, içinde serilmiş yün bulunan bu kamış kalıbı rulo halinde sarıp, sağlam bir iple bağlar. Bu bağ, pek çok yolda yada dinde bulunan sadakat kemeri gibidir. Yani bizim elifi nemed’imizdir. Yün sadakat kemerini kuşanmıştır ve kendini tamamen ustaya bırakmıştır artık. Sonra usta bu kalıba ayaklarıyla vurarak tepme denilen işlemi yapar.Yün bu arada ustanın ayakları altında ilk dönüşüne [semasına]de başlamıştır.

NEY!  Dinle neyden, diye başlar HZ.PİR Mesnevisine. Ney, içi boş kamış. Yün bir müddet bu kamış kalıbın içinde, kamışın sırrını öğrenmeye çalışıp onunla sohbet etmiye başlar. Tabiki bu arada usta onu ayakları altında ezmede, onu tepmede, ona adeta: bütün bildiklerini unut bana tamamen teslim ol ve kamışın sana anlatacağı sırları dinle demededir. Aslında neyden ve kamıştan maksat ustadır ama insan bir ustaya ulaştığında, o ustayı  bilgileriyle olur olmazları ile tarttığından ilk zamanlar ustalar öğretilerini hep başka şeyler üzerinden verirler. Taki salikte kendisine karşı beslenen aşk doğuncaya kadar. O yüzden HZ. PİR Mesneviye başlaren , dinle benden demiyor da, dinle neyden diyor.

Hasılı yün bu rulonun içinde kamışla sohbet eder. Adeta o toprağa [kamış hasıra] atılmış bir tohum gibidir. HZ MEVLANA [k.s]: “Tohum toprağa düşünce bir müddet toprakla sohbet eder. Toprak onun mürşidi olur. Ona nasıl neş-vü nema bulup canlanacağını anlatır. Tohum üstadı dinler, önce renginden vazgeçer sonra koku ve biçiminden.Varlığından sıyrılırda yüzünü böylece güneşe döner, hayat bulur”der. Güneş sevgilidir. Toprak tohumun kulağına sevgiliyle ilgili birkaç söz fısıldayıvermiştir de, bir ölü bu sayede hayat bulmuştur. Her zerre, her tohum elest şarabından içen her yaratılmış sevgiliye aşıktır.

Biz yine yüne dönelim. Yün ustanın ayakları altında coşkuyla sema etmededir. Rulo dönmede, ustanın her ayak vuruşuyla ego [sahte ben] yok olmadadır. Hani o kamış hasırın içine incecik serilen yün varya , o yün parça püçüklükten kurtulmuş, şekli [ego] küçülmüş ama küçüldüğü ölçüdede sağlamlaşmıştır. Küçülen, tevazu hırkasını giyen  sağlam bir derviş gibi.

Keçe tepmek büyük efor isyeyen bir iştir. Usta ayağını keçeye her vurduğunda, nefes ve vuruşun ritmine göre HÛ sesini çıkarır. Bu çalışma sırasında nefesini maksimum bir düzeyde kullanmalıdır ve her ayak vuruştaki bu HÛ sesi, nefesle çalışmayı sürekli ve verimli bir biçim de tutar. Mürşid yada usta zaten daim zikirde [remembering]dir. Bu sesli HÛ zikri, sevgilinin bana geri dönün hitabını sadece keçe yada insana hatırlatmak içindir. HÛ… HÛ… HÛ… yu hatırla ve aslına rucu et…

Bu işlem yün belli bir kıvama gelene kadar sürer. Usta rulonun içindeki yünü görmemesine rağmen,vuruşların şiddet derecesinden ve rulonun giderek incelmesinden yünün kıvama gelip gelmediğini anlar. Yün iyice incelmiş ayrı ve kaba duran telleri artık bir birine iyice yapışmış yün vahdetin kokusunu almıştır.Bir’liğe ulaşma yolundadır. Kalıba ilk serildiğinde parça püçüktür ama şimdi yünün neresinden tutarsanız tutun onun tamamı elinize gelir artık. parça püçüklük kalmamıştır.

Usta yünü rulodan çıkarıp düzgün bir yere serer. Yün için başka bir serüven başlamak üzeredir. Kamışın sert yüzeyinden ve ustanın ayak darbelerinden kurtulmuş, kendisini ustanın maharetli ellerine bırakmıştır. Sonu baştan görür olmuştur. Nereye doğru sürüklendiğinin farkındadır artık. Ustaya kendini tamamen teslim etmeside bu yüzdendir. Usta bundan sonraki aşamada sıcak su ve sabun kullanacaktır.Yün pişip keçe olacaktır. Tıpkı HZ. PİR’in “hamdım piştim yandım” dediği gibi. Usta ilk önceleri sıcak suyu azar azar yünün üzerine damlacıklar halinde serpmeye başlar. Serpilen sıcak su miktarına göre de bu yünün üzerine sabun [zeytinyağı sabunu]  sürer ve elleriyle yünü tekrar preslemiye başlar. Yünün o andaki durumuna ve ihtiyacına göre sıcak su ve sabun verir. Sıcak su AŞK tır. Aşkla yuğrulan yünün gönlü coşmada ve tıpkı sabunun  köpürdüğü gibi köpürmededir. Sıcak su çoğaldıkca coşkunluk ve köpürmede [sabun] çoğalmaktadır. Usta yünü her yuğuruşta sıcak su ve sabuna ihtiyaç varsa ilave eder. Yün bu aşamada hiçbir hatayı kabul etmez. Geri dönüşü yoktur çünkü ve usta bu yüzden çok dikkatlidir. Bu işlem sırasında oda sıcaklığıda [çevre] çok önemlidir. Eger oda,atölye soğuksa bu işlem daha uzun bir zaman alacaktır. Atölye ne kadar sıcak olursa bu işlemde hem güzel hem daha kısa zamanda olacaktır. Önceleri keçe ustaları bu işlemi umumi çarşı hamamlarında kendileri için özel ayrılmış mekanlarda yaparlardı. Hamamda çalışırlar terlerler ve sonrada yıkanırlardı. Ben bu  çevre faktörünü dergahlara benzetiyorum. Dergahın sıcak aşk dolu havasında yetişirlerdi dervişler önceleri. Dergahın manevi havası onların yetişmesine yardımcı olurdu.

Bu pişirme sırasında keçe fiziksel olarak küçülür. Ne kadar iyi pişerse, fiziksel boyutu da  o oranda küçülür, mukavemeti artar. Çobanlar dağda koyun güderken, keçeden yapılan kepenek giyerlerdi. Gece bu kepeneğin içindede uyurlardı.. Keçe üzerinde yılan, akrep gibi sürüngenler yürüyemediğinden bu hayvanların zararından da korunmuş olurlardı. Yılan ve akrep tasavvufta ego’nun sembolüdür. Yünden elbise yada sikke giyen Mevlevi canları da biz egomuzdan halas olduk, yani insan-ı kamil olduk demenin  bir nişanesini taşırlardı. Yılan ve akrepden yani kısaca Tanrıdan gayrı her şeyin onlara yaklaşamadığını ve onların DEM ine zarar veremediğini sembolize ediyordu.

Biz yine yüne dönelim. Yünün sikke olması için son bir aşama daha kalmıştır. Sikke iki parçanın [zıtların vahdeti] birleşmesinden oluşur. Bu parçalar ayrı değil birbirine yapışıktır.Birbirlerinin içine geçmek suretiyle aynı zamanda hem çift hem de tektirler. Ne diyor HZ.PİR:

“Göklerin altında bir eşi olmıyan o sevgili

Esirini tek mi çift mi oynamıya razı etti,

Bana sordu: tekmi istersin yoksa çiftmi

Bende seninle çift, alemdende tek, mücerret olmak isterim, dedim”

Evet sikke görünüşte tek olan bir çifttir. Bütün çift olan şeyleri yani kesreti, vahdet örtüsü altında gizler. O kendisine çift diyenlere göre çift, tek diyenlere görede tektir ama aslında o bütün bu gel git in merkezinde olandır ve müthiş bir ahenge sahiptir. Bu düsturu Mevlevi dervişleri kulağına küpe değil ,başına tac yapar. Bu tac cihan sultanlarının bile gıpta ettiği bir tacdır. Sikke için ayrıca nefsin mezartaşı da denilir. Günümüzde Muhibban-ı MEVLANA [k.s] evlerinde her gün bir müddet bu sikkeyi giyerek dillerinde Şeyh Galip Dede’nin o meşhur şiiri HZ. PİR’in tasarrufu altında olduklarını tefekkür eder ve bunu  O’nun tasarrufunun bir nişanesi olarak görürler.

Biz yine  sikkenin yolculuğuna devam edelim. Usta bu iki çifti iç içe geçirir ve sikkenin şeklini verecek olan kalıba sokar. Her şey güzel ve estetik bir kalıp içindedir. Kalıplar ve semboller içlerinde ilahî olana açılacak kapının anahtarlarını barındırır ve o yüzden AHMED-İ MUHTAR [s.a.v.]: “Allahım bana eşyanın hakikatini bildir” diye dua etmiştir. Usta sikke olacak keçeyi kalıba yerleştirir. Usta artık keçe için ayaklar altında tepilme, elde presleyip yuğurma gibi sert teknikleri uygulamaz. Keçenin sikkenin kalıbının şeklini alması  için onu eliyle yavaşca okşamakta, adeta onu tebrik ve takdis etmededir. Bu işlemden sonra sikke kalıbın üzerinde kurumaya bırakılır. Artık sikke HZ. MEVLANA’nın muhibbanına, dervişlerine bir hediye olarak aşk yolunun bir nişanesi olarak derviş tacı olmuştur. Hani HZ.PİR “taş vardır kaldırım taşı ayaklar altında çiğnenir, taş vardır, elmas yakut padişahın tacını süsler” dediği gibi, sikkede artık, tahtının üstünde –halidine ebeden –yazan o padişahın muhibbanına miras kalmış bir tacdır ve aslında sikke derviş, dervişte sikke demektir.

Ne mutlu bu tacı takıp HZ.PİR kervanına girip ona muhip olabilenlere.

-
30