Mevlevî Âyini’nde Manevî İşaretler

Editör: M. Akif Kuruçay

Dipnotlandırma ve Redaksiyon: Ali Bektaş – M. Akif Kuruçay

Çevrimyazı: İbrahim Demirci

Bu risalenin yazılışı, önü ve arkasıyla, Kur’an ehlinin hizmetkârı ve ehl-i fakr’ın hizmetkârı, Dâru’l-Mesnevî Mesnevîhânı Hacı Feyzullah en-Nakşibendî el-Murâdî el-Mevlevî eliyle aziz ve şerefli hicretin bin iki yüz yetmiş dokuzuncu senesinde mübarek Receb ayının ortalarında tamamlandı. (Ocak 1863)

Allahu teâlâya hamd olsun, bu risale, müellifinin tashihiyle bin iki yüz seksen bir senesi Rebiülahirinin ortalarında (Eylül 1864) Matbaa-i Âmire’de basılıp çoğaltılmıştır.

Sonsuz hamd(1), sınırsız övgü, zâtı en yüce ve en ulu, gerçek nimet verici Allah’a mahsustur. Ki O, yarattıklarının içinden insanoğlunu, büyük emanetini(2) yükleyerek üstün kılmıştır(3). Aralarından tevhid ehlini(4), mü’minleri ve Müslümanları da, İslam’ın şerefi(5) ve imanın nuru sayesinde ayırıp yüceltmiştir.

Esenlikler ve iyilikler dileyen seçilmiş o yüce sözleri(6), şefaat sahibi ve mutluluk madeni olan, peygamberlerin ve gönderilenlerin efendisi Peygamber Efendimiz’e armağan ederim. Ki O, nübüvvet(7) kitabının fâtihası –anahtarı-, risalet mektubunun da mührüdür(8). O’nun rahmete ulaşmış ümmeti de en doğru yolun, en olgun caddenin kılavuzluğunu üstlenmiştir. İzinden gelenler, O’ndan öğrendikleri üzere doğru yolu göstermeyi vazife bilmiştir.

O’nun ailesinden, evlâtlarından ve mutluluğa ermiş dostlarından, yani ashabından Allah razı ve hoşnut olsun. Kendisinden razı olunan kulların gireceği cennetlerin(9) bağı bahçesi, güzel kokuları ve her türlü nimetleri onların hakkıdır. Öyle ki, ilk olarak nübüvvet ışığından iman nurunu, ihsan parıltılarını onlar almış ve yine onlar kabullenmiştir. Böylece Onlar, âlemi zahiren ve batınen bu ışıkla nurlandırmışlardır.

Bütün bunlardan sonra, seçkin (havas10) ve sıradan insanların (avam11) da bildiği gibi insan nefsi, yaratılışındaki unsurların aslî karakteri gereği(12), kendileri için hazır duran dünya lezzetlerine doğru meyillidir. İnsanoğlu, dünyevî lezzetleri kendine vaad edilen âhiret âleminin nimetlerine üstün tutar.

Nefisler ancak, bir insan-ı kâmilin(13) terbiye ve tezkiyesi(14) aracılığıyla arınır. Kişi, dünyevî heveslere meyleden varlığını, insan-ı kâmilin terbiyesinde gözyaşı(15) dökerek kirlerinden(16) arınma arzusuyla eğittiği zaman, Allah onun hakkında yardım irade eder. Bu (kirlerden arınma) yol(un)da gayret gösteren o kişiye, başarı ihsan eder. Terbiye ve tezkiye sonrasında, o insanın nefsinde ilâhî cezbeler üstün gelir. Geçici dünyanın lezzetlerini, vaad edilen âhiret âleminin sonsuz nimetlerine üstün tutan kişilerin aksine, nefsini arıtmış kişinin yoldaşı Allah’tır.

Özellikle içinde bulunduğumuz çağda, zamane insanlarının pek çoğunun geçici dünya işlerine tümüyle dalmış oldukları ve sanki âhiret işlerine karşı gereksiz ve kolay olduğu düşüncesiyle davrandıkları ortadadır. Asr-ı saadetten asırlarca sonra -kıyamet gününe iyice yaklaşmamıza rağmen- öyle garip fenalıklar yapılmaktadır ki; yapılan bu işlerden (yola çıkarak) zamane insanlarının bilmezden gele gele âhiret hayatını unuttuklarını(17) söyleyebilirim. Hattâ Allah’ın marifetinden tecellî eden dinin emir ve yasaklarından alâkalarını kesip, neredeyse ceza gününü (kıyameti) inkâr etme derecesine geldiklerini yaptıkları bu fena işlerden anlayabiliyoruz.

Yukarıdaki tespitlerden sonra gönlümde bu eseri ortaya çıkarma isteği şöyle canlandı: İnsanoğlu her ne kadar hata ve unutkanlıkla ülfetlendirilmiş(18) olsa da; her ne kadar nefsine ve nefsinin arzularına kendini kaptırsa da her iki dünyada(19) mutlu olmanın ve kurtuluşa ermenin yolu sayılan imanı ve İslâm’ı kabul etmeye yatkın bir yaratılıştadır.

Bu suretle, din kardeşlerine bir çeşit nasihat olması ve kendilerine hatırlatmak arzusuyla, ilâhî emrin üslubu gereği bazen müjdeleyerek ve bazen uyarıp korkutarak(20) halk arasında benimsenip rağbet gören ve insanların tabiî olarak meyilli oldukları güzel Mevlevî âyini ve diğer sûfîlerin –Allah sırlarını takdîs etsin- mukabele usûlleri vasıtasıyla; haşir ve neşir gününü sembolleştirerek anlatmak istedim. Zira, bütün büyük azizlerin ve hürmetli pîrlerin tertip ettikleri tarikat âyinleri, birçok nükteleri ve meziyetleri ve gizli hikmetleri kapsamakta olup hâl diliyle halkı Hakk’a davet, aşk ve muhabbete teşviktir. Rablerin Rabbi olan Cenâb-ı Mevlâ ve Hakk Celle ve ‘Alâ’dan recâ ve niyâzım odur ki; işbu özlü risâleyi gönül sahipleri olan din kardeşlerime hatırlatıcı eyleye. Âlemlere rahmet olan hürmetine âmîn.

Din günü(21) olan yeniden diriltilme ve hesap verme gününü ispat için -delile ihtiyaç olmadığı halde-, (diriltilme ve hesap verme) mesele(si) Hakim (Allah’ın) kelâmı Kur’an-ı Kerim’de gönderilen bazı âyetlerde delillendirilir ve çeşitli örneklerle kesinleştirilir.

Nitekim, , “Ey insanlar! Yüce Allah sizleri nasıl, ne şekilde ibdâ etmiş, yoktan var edip yaratmış ve şekil vermiş ise, yine O’nun istemesiyle O’na dönersiniz ve kendi yaptıklarınıza göre karşılık görürsünüz. (22)” buyurulmuştur.

Bu ayet:

‘Varlığınız nasıl topraktan başlamış ve yaratılmış ise aynı şekilde toprağa dönersiniz.’

Nasıl çırılçıplak bir halde yaratılmış iseniz yine öyle çırılçıplak olarak dönersiniz.’

‘Başlangıcınızda ve temel kişilik özelliklerinizde -kâfir ya da mü’min olarak- ne şekilde takdir edildiyseniz, yine sizleri o şekilde geri alırız.’ şeklinde anlamlandırılabilir.

Bir Hadis-i Şerif’te ‘Essa’îdu sa’îdun fî batni ümmihî eşşakiyyu şakiyyun fî batni ümmihî’ Yani “Mutlu ve Hakk’a itaatkâr olan, annesinin karnında mutlu ve Hakk’a itaatkârdır; âsi ve mutsuz olan, annesinin karnında da âsi ve mutsuzdur.” buyurulmuştur.

Kıyamet’e ve pişmanlık gününe(23) delâlet eden Kur’an âyetlerinden “ve nüfiha fi’s-sûri’(24) ile başlayan âyete göre; ‘ilk nefes’de, sura ilk defa üflendiğinde göklerin ve yerlerin ahalisinden ruh sahibi olan her kim var ise hepsi düşüp ölecektir.

Ancak, Allah’ın dilediği nefisler, yani Cebrail(25), Mikail(26), İsrafil(27) ve Arş’ı taşıyan melekler(28) gibi bazı zatlar müstesna. O’nlar da ‘Her nefis ölümü tadacaktır’(29), ‘Her şey yok olur.’(30) âyetlerinin gereği olarak en sonunda ölümü tadacaktır.

İşte Allah, burada verdiğimiz bilgilere ve âhirete inanan, âhiret hayatının var olduğunu doğrulayan kimseleri mü’minlerden saymıştır.

Nitekim,’Mü’minler öyle kimselerdir ki; sana ve senden önceki (peygamber)lere indirilenlere, âhiret gününe inanırlar ve o günden korkarlar.”(31) buyurulmaktadır.

Mü’min olmanın şartlarından birinin âhirete iman olduğunu böylece anlıyoruz.

Olgun ve akıllı bir mü’mine gereken, önce tam anlamıyla iman etmesi, buna bağlı olarak da HakK katında kabul gören işleri yapmaya devam ve ısrar etmesi; ümitle korku(32) arasında, kulluk yolunda dosdoğru yürümesidir.

Zira Allah’ın oyunundan(33) yani tuzağından emin olmak ve Hakk’ın rahmetinden ümitsizlik duymak, gaflet içindekilerin ve hasrette kalanların işidir. O kimseler, hakikatin nurlu bilgisinden uzağa düşmüş kimselerdir.

Basiret ehli olan zatlar, dünyada tıpkı bir garip ve yolcu(34) gibi yaşarlar. Sabah akşam kendi nefislerinin muhasebesiyle meşgul olurlar. Dünyanın geçici hevesleri ve zaman israf eden işleri karşısında sessiz kalırlar. Onların sessizlikleri, kabir ehlinin sessizliğine benzer, Onlar kendilerini kabir ehliyle eş tutarlar.

Nitekim bir Hadis’te ‘Hâsibû kable en tuhâsebû’. ‘Hesaba çekilmeden önce kendinizi muhasebe ediniz.’ buyurulmuştur.

Öldükten sonra yeniden hayat bulmanın nasıl meydana geleceği merakıyla meşgul zihinlere, aklın kabul edebileceği fiziki deliller sayesinde getirilecek pek çok ispat ve cevap vardır. Öyle sağlam ispatlardır ki; kavrama noktasında zerrece noksanlık yaşanmaz.

İlâhî sünnet(35) dediğimiz Allah’ın yaratmasındaki intizam ve Rabbânî âdet yukarda açıkladıklarımız üzerinde de geçerlidir.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’deki şu âyet-i kerimenin son kısmında ‘Allah işte böyle benzetmelerle ortaya koyuyor. Diğer taraftan âyet-i kerimenin ilk kısmında ‘Biz bu Kur’an’da insanların önüne her türlü olayı koyduk. ”(36) buyuruluyor.

Bunların akabinde kullarının kâinattaki şeylerin hakikatine ermesi, o en girift sırların bilgisine mazhar olması için –öldükten sonra dirilme bahsi de dâhil- Cenab-ı Hakk, şerefli kelâmında mümkün olduğunca çok örneğe yer vermiştir.

Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’inde bu meseleyi, beş duyuyla algılanabilecek bir şekilde şöyle örneklendirmiştir: (37)

Hem kâinatı ilkin yaratan O’dur. Sonra onu çevirip yeniden yapacak olan da O’dur ki, bu O’na daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüksek şan ve şeref O’nundur. Çok güçlü olan O’dur, hikmet sahibi olan O’dur.”(38)

Cenab-ı Hakk bütün her şeyin varlığını başlatır, yaratır, şekillendirir ve sonra yine kendine alır. İşte bu Allah’ın yaratması, var olan bir şeyin varlığına imkân vermesi, O’nun ‘Kün / Ol!’(39) sözüyle olur. Allah, herhangi bir ilâca ve iksire yahut yardımcı bir unsura ihtiyaç duymaksızın yaratır. Gökler, yerler ve göklerdekilerle yerdekiler hakkında Allah daha pek çok misal verebilir. Şanı yüce olan Allah Aziz’dir, Hakîm’dir.

Allah, yaptığı her işte üstün olandır. O, asla mağlûp değildir.(40) Yaptığı şeylerin her biri hikmettir ve bir iyiliğe sebep teşkil eder.

Ben de bu Risale’de, her oluş ve yok oluşun özünde O’nun zatından bir hakikatin saklı olduğunu; mana bakımından kısmen kapalı da olsa bu hakikat şulelerinin izahını ve teşbihini yapmaya çalışacağım.

Öldükten sonra dirilmenin, yani yeniden yaratılmanın ruh ve cesetle beraber olacağını ama bunun ne şekilde ve nasıl olacağını Kutupların kutbu, Muhammedî hakikatin vârisi, Hakk’ın, Hakk’ı tam olarak bilme sırlarının mazharı, Mürşidimiz ve Efendimiz, Allah’ın sırlarını takdis ettiği kişi, dinin ve milletin Celâli, Muhammed Celâleddin’in Sema’ıyla açıklayacağım.

Mevlânâ’mız tertip ettiği seçkin âyin-i şerifi kastederek hâl diliyle ve sözleriyle buyurmuşlardır ki: “Ey kalp gözleri görenler,(bu âyinden) ibret alınız. Ey derinlikleri görenler ve ince meseleleri kalpleriyle kavrayanlar! Şu yaratılmışların sonsuzluğuna ve Allah’ın yaratmadaki sanatına ibret almak için bakınız ve ilâhî kudreti onlardan görüp ibret alınız ve biliniz.”

 

DİPNOTLAR:

(1) Hamd: Her şeyin yaratıcısına karşı, karşılıksız ve sürekli duyulan şükür hissi. Mü’min insan, kendi ve kendi dışındaki bütün varlıkların yaratıcısına, Allah’a sürekli bir şükran duyar.

(2) Emanet-i Kübra: Büyük emanet. Ahzab Suresi 72, Haşr Suresi 21. “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan)korktular. Onu insan yüklendi (bununla beraber onun hakkını tam yerine getirmedi.)”

(3) İsra Suresi, 70. “And olsun, biz Âdemoğlunu yücelttik; onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık; temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık ve yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”

(4) Tevhid: Allah’ın tek yaratıcı ve efendi olduğunu bilmek. Tevhid “Lâ ilâhe illallah” sözüdür. Bu sözün anlamını düşünerek söyleyen kimse ‘Müslüman’ olur.

(5) Münafıkun Suresi, 8. “Halbuki şeref, galibiyet ve kuvvet Allah’ındır, Peygamber’indir, mü’minlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.”

(6) Kur’an’da Ahzab Suresi’ndeki bir âyete göre, “Allah ve melekleri, peygamberi yüce sözlerle överler. Siz de onlarla beraber onu övün.” buyurulur. Bu âyete göre Müslümanlar, Muhammed Peygamber’in ismini duyduklarında ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ derler.

(7) Nübüvvet: Allah, yeryüzüne hem nebi, hem resul göndermiştir. Nebiler yeni bir şeriat ve kitapla gelmez. Kendilerinden önceki peygamberin şeriatine tâbi olur. Resul, Allah’ın kendisine yeni bir şeriat ve kitap verdiği kimsedir. Yazar burada nübüvvet kelimesini Allah’tan ‘haberdar olma’ anlamında kullanmıştır. Bir kudsî hadise göre “Allah her şeyden önce Muhammed aleyhisselâmın nurunu yarattı.”

(8) Eskiden mektup yazıldıktan sonra gönderilmeden önce katlanır ve tam katlanma yerine mühür basılırdı. Yazar, Muhammed aleyhisselâm’ın Allah’ın gönderdiği peygamberlerin sonuncusu olduğunu ve ondan sonra artık peygamber gelmeyeceğini anlatmak istiyor. Nitekim bir hadiste ‘Benden sonra peygamber gelmeyecek.’ buyurulmaktadır.

(9) Yazar, Fecr Suresi 27-30 “Ey Rabbine itaat eden huzura ermiş ruh, dön Rabbine, sen O’ndan O senden hoşnut olarak! Gir kullarımın içine! Gir cennetime.” âyetlerine telmih yapıyor.

(10) Havas: Daha çok ilmiyye sınıfını ve tasavvuf mesleğinde seçkinleşmiş mutasavvıfları teşkil eden ‘seçkinler’ zümresini ifade etmek için kullanılan bir kelime. Ancak burada maddî seçkinlikten daha çok manevî anlamda seçkinlik kastedilmektedir ki, burada kullanılan havas kelimesi Allah’ı bilme arzusunda olanları işaret etmektedir.

(11) Avam: Sıradan insanlar anlamında kullanılmaktadır. Havas kelimesinin kullanıldığı yerde olduğu gibi burada da sıradanlığın ölçüsü manevî anlamdadır. Manevî bir gaile ile meşgul olmayan kimseler için eski literatürde sıradan (avam) kelimesinin kullanıldığını çeşitli eserlerde görmekteyiz.

(12) Allah, Âdem’in (ilk insanın) bedenini topraktan yaratmıştır. Eskiler, evrenin (makrokozmos) yaratılışında anasır-ı erbaa’dan (dört unsur) bahsederler. Anasır-ı erbaa yani su, hava, ateş ve toprağın bir araya gelmesiyle evren tamam olmuştur. İnsanı da mikrokozmos olarak tasavvur eden eskiler insan bedenindeki dengeyi de ahlât-ı erbaa ile izah ederler. Buna göre evrendeki dört unsur insan yaratılışındaki kan, balgam, safra ve sevda’ya tekabül eder. İnsanda yenilen, içilen gıdalar da bu dört ana maddeye dönüşür. Yine eskilerin inancına göre, ilkbahar kanı, yaz safrayı, sonbahar sevdayı, kış ise balgamı harekete geçirirdi. Sağlık, bu dört unsur arasında bir dengenin bulunmasıyla mümkündü. Hastalıklar ise bunlar arasında dengenin çeşitli şekillerde bozulmasının sonucu idi. Mizaçlar, bu unsurların o insandaki oranına bağlıydı. Böylece insanlar “balgami”, “demevi”, “safravi” ve “sevdavi-melankolik-” tiplere ayrılmış oluyordu.

(13) İnsan-ı kâmil: Kendini gerçekleştirmiş olgun insan anlamındadır. Geleneksel bilgi, kendini gerçekleştirmiş ve böylece Allah’ın sonsuzluğunu ve gerçek gücünü beş duyu ve diğer kaabiliyetleriyle kavramış insanlarca aktarılır.

(14) İslâm tasavvufu’na göre insan iki yönlü bir varlıktır. İnsanda hem iyilik, hem de kötülük yapma yeteneği, gücü vardır. İşte İslâm tasavvufu, dervişlere, tasavvufu öğrenmek isteyen kimselere kendi özlerinde bulunan kötülüğe meyilli yeteneklerini yenebilmek için mücahede yapmalarını öngörür. Mücahede; yani nefsi yenmek için yapılan çalışmaların temelinde az yemek, az konuşmak ve az uyumak vardır. İnsan-ı kâmil kişinin mücahede usulüyle terbiye olmasına yardımcı olur ve ona kirlerinden arınmayı öğretir.

(15)[Nesai] “Allah korkusundan ağlayan, cehenneme girmez.” [Buhari] “Benim bildiğimi bilseydiniz; az güler, çok ağlardınız.”

[Beyhaki] “Cenab-ı Hak, yemin ile buyuruyor ki: ‘Dünyada benden korkarak ağlayan hiç kimse yoktur ki, onu cennette ebedî güldürmüş olmayayım!’”, “Allah korkusu ile, kalbi ürperenin, ağaçtan yaprak dökülür gibi, günahları dökülür.”

Ağlamak: İslâm’da Allah için, Allah sevgisiyle ağlamak büyük bir ibadet sayılır. Bir hadiste “Allah için ağlayan göze cehennem ateşi haramdır.” buyurulur.

(16) Kendi varlığında bulunan kötülük yapma kaabiliyetlerini bastırmak ve iyilik yapma kaabiliyetlerini öne çıkarmak.

(17) İnsan Suresi, 27. “Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (âhireti) ihmal ediyorlar.”

(18) Âdiyat Suresi, 6. “Gerçekten insan Rabb’ine karşı çok nankördür.” Eski bir söz, “Hâfıza-i beşer nisyan ile malûldür” şeklindedir. İnsan aklı, unutkanlık hastalığına tutulmuştur.

(19) İki dünyadan maksat dünya ve âhiret âlemidir. Bir düalizm gibi görünse de bu dünya ile öbür dünyanın gerçeğin sadece iki farklı görüntüsü olduğuna inanılır ve düalizm yoktur. Bir hadis-i şerifte “Dünya âhiretin tarlasıdır” buyurularak dünya ile âhiret arasında mutlak ve kesin bir birliktelik olduğu vurgulanır.

(20) Beşîr: Müjdeleyici, Nezîr: Uyarıcı, korkutucu. Bu iki sıfat hem Peygamberlerin, hem de ilâhî kitapların özelliklerindendir. Müjdeleme ve uyarma, kulu Allah karşısında umutsuzluktan ve gevşeklikten korur.

(21) Din Günü ibaresi Kur’an’da ilk defa ilk sûre olan Fatiha’da 3. âyette geçer.

(22) A’râf Suresi, 29.

(23) Pişmanlık günü: Yeniden diriltilme ve hesaba çekilme gününde insanlar, kendi yaptıkları işleri görecekler ve yaptıkları kötü şeylerden pişmanlık duyacaklardır.

(24) Zümer Suresi, 68. Sûr’a üflenir ve Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür. Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar.

(25) Cebrail: Bir başka ismi Cibril, dört büyük melekten biri. Bu tabirle Kur’an-ı Kerim’de üç yerde geçmektedir. (Bakara Suresi, 97-98. / Tahrim Suresi, 4.) Cibril, “cibr” ve “il” kelimelerinden meydana gelmiş İbrânice bir kelimedir. Cibr kul, il ise Allah anlamına olup ikisi beraber Allah’ın kulu demektir.

Cebrail, Kur’an-ı Kerim’de “Ruh”, “Ruhu’l-Kudüs” ve “Ruhu’l-Emin” isimleriyle de anılmaktadır. Cebrail (a.s.)’in görevi Allah ile peygamberleri arasında elçiliktir. Allah’tan aldığı emir ve hükümleri peygamberlere bildirir. Bütün kitap ve vahiyler Cebrail vasıtasıyla indirilmiştir. Kur’an-ı Kerim de Hz. Muhammed (s.a.v.)’e onun vasıtasıyla indirilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de bu hususta şöyle buyurulur: “(Ey Muhammed!) Uyaranlardan olman için Kur’an’ı senin kalbine apaçık Arapça ile Cebrail indirmiştir.” Şuara Suresi, 192-195. Medine döneminde Yahudi bilginleri, kitaplarındaki bilgilere dayanarak Peygamber efendimizi imtihan etmek için birkaç soru sormuşlar, hepsine doğru cevap alınca bu defa kendisine vahiy getiren meleğin ismini sormuşlar, Resulullah (s.a.v.) “Cibril” cevabını verince; “O, bizim düşmanımızdır, harp ve şiddet getirir. Bizim vahiy meleğimiz Mikail’dir. Mikail müjde, ucuzluk ve bolluk getirir. Sana gelen o olsa idi, iman ederdik” demişler, bunun üzerine: “De ki Cebrail’e düşman olan kimse Allah’a düşmandır. Çünkü o, Kur’an’ı Allah’ın izniyle kendinden öncekini tasdik ederek, yol gösterici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir. Allah’a, meleklerine, Cebrail’e ve Mikail’e düşman olan kimse inkâr etmiş olur. Şüphesiz Allah inkâr edenlerin düşmanıdır.” Bakara Suresi, 97-98. âyetleri inmiştir.

(26) Mikail: Kur’an-ı Kerim’de adı geçen dört büyük melekten biri. Mikâil kelimesi Ahd-i Atik (Tevrat)’ta “Mikael” biçiminde geçmektedir. Mikail’in “büyük reis”, “İsrail oğullarının hamisi” (Daniel: 12/1) olduğu zikredilmektedir. İsrail oğullarını, İranlılara (Daniel: 10/13), Yunanlılara (Daniel: 10/20, 21) karşı koruyan da Mikail’dir. Mikail kelimesi Kur’an-ı Kerim’de bir âyette, Mîkâl şeklinde geçmektedir. Müslümanlar, Cebrail’in ve Mikail’in büyük meleklerden olduğuna inanır. Her ikisini de dost kabul ederler. Bunlardan birisine dost olup diğerine düşman olmak, melekler hakkındaki İslâm inancına ters düşer. Her iki melek de Allah’ın elçisidir. Allah’tan aldıkları görevleri yerine getirmekle yükümlüdürler. Bu yükümlülüğün dışına çıkmaları da mümkün değildir. Allah evrende meydana gelen olayların (tabiî olayların) idaresini Mikail’e vermiştir. Tabiat olaylarını idare etmek, yağmuru yağdırmak, rüzgârı estirmek; böylece, bitkilerin üretimini sağlayarak insanların ve diğer canlıların rızıklarını tayin etmek Mikail’in başlıca görevleridir.

(27) İsrafil: Dört büyük melekten birisi olan İsrafil, kıyamet günü Sur’a üflemekle vazifeli melektir. Kıyamet günü Allah’ın emri ile iki defa Sur’a üfleyecektir. “Sur’a üflenince, Allah’ın dilediği bir yana, göklerde olanlar, yerde olanlar, hepsi düşüp ölür. Sonra Sur’a bir defa daha üflenince hemen ayağa kalkıp bakışıp dururlar.” Zümer Suresi, 68.

Levh-i Mahfuz’da Allah’ın yazılı iradelerini okumak ve bu iradelerin yerine getirilmesiyle görevli olan mukarreb meleğe bildirmek de İsrafil (a.s)’ın görevlerindendir.

İsrafil (a.s)’ın ve diğer meleklerin kadrinin yüceliğinden dolayı Hz. Peygamber (s.a.v) bazen onların ismi ile dua etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v) gece namazına kalktığında şöyle dua ederdi: “Ey Allah’ım, Cebrail, Mikail ve İsrafil’in Rabbi, göklerin ve yerin yaratıcısı, gaybı ve şehadet âlemini bilen sen, kullarının arasındaki ihtilâflar hakkında hüküm sahibisin. Beni izninle ihtilâf edilen şeylerde hakka kavuştur. Sen dilediğini sırat-ı müstakime kavuşturursun. (Müslim, 200.)

(28) Hakka Suresi, 17. “O gün Rabbinin Arş’ını onların üstünde sekiz melek taşır.”

(29) Enbiya Suresi, 35. “Her can ölümü tadacaktır. Ne var ki (hayatın) iyi ve kötü (tezahürleriyle) karşı karşıya getirerek sınıyoruz sizi; ve sonunda hepiniz bize döneceksiniz.”

(30) Rahman Suresi, 26-27. “Kudret ve ihtişam sahibi olan Rabbinizin Zâtı sonsuza dek kalıcıdır.”

(31) Bakara Suresi, 4.

(32) Havf ve reca (ümit ve korku). Müslüman insan, ümit ve korku arasında yaşar. Yani Allah’tan sürekli olarak ümitlidir. Ama aynı zamanda Allah’ın gerçek fail (yapan) olduğunu bilerek O’ndan korku da duyar. Bu konuda Kur’an’da pek çok âyet vardır. İki tanesini almayı yeterli gördük: “Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa, öyle korkun.” Âl-i İmran Suresi, 102. “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin; çünkü kâfirlerden başkası, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” Yusuf Suresi, 87.

Nesefî’de geçen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Eğer kul, Allah’ın ne kadar affedici olduğunu bilseydi, haram işlemekten çekinmezdi. Azabının da ne kadar şiddetli olduğunu bilseydi, hep ibadet eder, hiç günah işlemezdi.”

Tirmizî’de geçen bir başka hadiste de, “Havf ve reca [korku ile ümit] arasında bulunan mü’min, umduğuna kavuşur, korktuğundan emin olur.” buyurulur.

(33) Yazar “mekr” kelimesini kullanıyor. Mekr, tuzak, oyun anlamına gelir. Kur’an’da pek çok yerde geçer. Misal olarak, Neml Suresi, 50. “(Onlar) böyle bir tuzak kurdular, Biz de onlar farkına varmadan tuzak kurmuştuk.”

(34) Yazar metinde âbir-i sebil (akıp giden su) kelimesini kullanıyor. Âbir, Kur’an literatüründe (Nisa Suresi, 43) ‘yolcu’ anlamındadır. Ayrıca hadiste gerçek Müslümanların ‘dünyada bir yolcu’ gibi yaşadıkları anlatılır.

(35) Fâtır Suresi, 43. “Halbuki, bütün şeytani tuzaklar (sonunda) sadece sahiplerini yutar; yoksa onlar, önceki günahkârların sürüklendikleri yoldan başka bir şey mi bekliyorlar? Sen Allah’ın tuttuğu yol ve yöntemde hiçbir değişiklik göremezsin. Evet sen, Allah’ın yolunda ve yönteminde bir sapma görmezsin.”

(36) Ra’d Suresi, 17. “O gökten su indirildiğinde ve (kurumuş) nehir yataklarından her biri kendi hacimlerine göre dolup taştıklarında, akıntı yüzeydeki çerçöpü, tortuyu alır götürür. Tıpkı süs eşyası ya da âlet yapmak için ateşte eritilen madenlerin, yüzeyinde açığa çıkan köpüklü tortudan arındırılması gibidir bu. Hak ile bâtılı Allah işte böyle bir benzetmeyle göz önüne koyuyor. Çünkü gerçekten de, tortuysa, çerçöpse sözkonusu olan, bu, bütün köpüksü şeyler gibi akar gider. Ama insanlara yararlı olan şeye gelince, o her (zaman olduğu) yerde, sapasağlam ayakta kalır. Allah işte böyle benzetmelerle ortaya koyuyor.”

Rum Suresi, 58. “Biz bu Kur’an’da insanların önüne her türlü örnek olayı koyduk. Ama onlara (böyle) bir mesajla yaklaşırsan, hakikatı inkâra şartlanmış olanlar, mutlaka, ‘Siz düzmece iddialarda bulunmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz.’ derler”

(37) Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Allah aklın dışında cereyan eden hiçbir hadiseyi anlatmaz. Yazarın beş duyuyu vurgulaması, Kur’an’daki pek çok örneğin insan aklının imkânları dahilinde kavranabileceği manasında ısrardır. Burada Hz. Üzeyir’in Kur’an’da geçen kıssasını örnek olarak verebiliriz: “Yahut, altı üstüne gelmiş ıpıssız bir şehre uğrayıp: ‘Allah, bunu bu ölümünden sonra nereden diriltecek?’ diyen kimse gibi. Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl öldürdü, sonra diriltti ve: ‘Ne kadar kaldın?’ diye sordu. O: ‘Bir gün veya bir günden eksik kaldım.’ dedi. Allah: ‘Hayır, yüz yıl kaldın. Öyle iken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış. Bir de eşeğine bak! Bunlar, seni insanlara karşı gücümüzün bir canlı delili yapmamız içindir. Hele o kemiklere bak, onları nasıl birbirinin üzerine kaldırıyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?’ Bu şekilde hak kendisine apaçık belli olduğunda: ‘Allah’ın her şeye gücü yettiğini şimdi biliyorum.’ dedi.” Bakara Suresi, 259.

Hani İbrahim: “Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona:) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması için” dedi. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bakara Suresi, 260.

(38) Rum Suresi, 27.

(Devam Edecek)

-
75