Rast Mevlevî Ayini Şerifi

 Haz. Dr. Yakup Şafak

BİRİNCİ SELÂM

1.İn hâne ki peyveste der ô çeng u çeğânest [1]

Ez hâce bi-pürsîd ki in hâne çi hânest

Çün rûz-i kıyâmet ki kesî râ ser-i kes nîst

Ez zevk ne-dânist fülânest ü fülânest

Vezni: Mef‘ûlü mefâîlü mefâîlü mefâîl [Hezec]

[Bu ev bir ev ki içinde devamlı cenk çalınıyor, müzik dinleniyor; ev sahibine so­run: Nasıl ev, bu ev? Mahşer günü gibi kimsenin kimseye baktığı yok; zevkten kimse bilmiyor ki falan kimdir, filan kimdir?]

2.Âteş ne-zened der dil-i mâ illâ hû[2]

Kûteh ne-küned menzil-i mâ illâ hû

Ger âlemiyan cümle tabîban bâşend

Hallî ne-küned müşkil-i mâ illâ hû

Vezni: Mef‘ûlü mefâîlü mefâîlün  fâ‘ [Hezec/Rub.]

 [Bizim gönlümüzü tutuşturan odur (hû’dur) ancak. Yolumuzu kısaltan odur ancak. Bütün insanlar hekim olsa, (yine de) derdimize deva olan odur ancak.]

3.Cânâ cemâl-i rûh besî hûb u bâ-ferest[3]

Lîkin cemâl ü hüsn-i tü hod çîz-i dîgerest

Mandem dehân bâz zi ta‘zîm-i an cemâl

Her lahza ber zebân ü dil Allâhü ekberest

Hem-çün kamer bi-tâft zi Tebrîz Şems-i Dîn

Nî çün kamer çi bâşed k’an rûy-i akmerest

Vezni: Mef‘ûlü fâilâtü mefâîlü fâilât [Muzâri]

[Sevgili, canın yüzü pek güzel, pek parlak; fakat senin yüzün, senin güzelliğin, büsbütün başka bir şey. O güzelliği, o yüzü görünce ağzı açık kaldım, her an, dilimde de gönlümde de Allahu ekber sözü var. Şemseddîn, Tebriz’den Ay gibi doğdu, parladı; Ay gibi de ne oluyor ki? Onun yüzü Aydan da parlak, Aydan da güzel.]

4.Tâ rûy bedin kıble-i cân âverdîm

Sıdk-ı dil ü ikrâr-i zebân âverdîm

Çün mazhar-i Âdemest in şâh-ı cihân

Mâ hem-çü melek secde ez ân âverdîm

Vezni: Mef‘ûlü mefâîlü (mefâilün) mefâîlün  fâ‘ (mefâîlü feûl) [Hezec/Rub.]

 [Bu can kıblesine yöneldiğimizden beri  (bağlılığımızı) kalp ile tasdik, dil ile ikrar ettik. Bu dünya padişahı Adem’in mazharı olduğu için biz de melek gibi ona secde ettik. ]

5.Ey dil bu yeter iki cihanda sana iz‘ân[4]

Birdir bir iki olmaya yok bilmiş ol imkân

Hak söyleyicek sende senin ortada nen var?

Âlemde heman ben dediğindir sana noksan

Sa‘y eyle rızâ gözle ko ıtlâk ile kaydı

Âlemde Semâî bu yeter sâlike irfan

Vezni: Mef‘ûlü mefâîlü mefâîlü mefâîl [Hezec]

 [Ey gönül! İki dünyada da inanç olarak sana şu yeter: Bil ki Allah birdir; birin iki olmasına imkân yoktur. Sende Allah konuşunca senin ortada neyin kalır? “Ben  (yapıyorum)” demen, senin noksanlığını (gösterir). Gayret et, (Hakk’ın) rızasını gözet, dünya ile bağını kopar. Ey Semâî! Hikmet olarak âlemde sûfiye, bu yeter.]

İKİNCİ SELÂM

1.Sultân-ı menî sultân-ı menî[5]

Ender dil ü can îmân-ı menî

Der men bi-demî men zinde şevem

Yek cân çi şeved sad cân-ı menî

Vezni: Fa‘lün feilün fa‘lün feilün [Mütedârik]

[Sultânımsın, sultânımsın; cânımda, gönlümde imânımsın. Bana üflersen ben dirilirim. Bir cân da nedir? Yüz cânımsın.]

2.Ey âşıkân ey âşıkan peymâne râ güm kerdeem[6]

Z’an mey ki der peymânehâ an dem ne-günced hordeem

Vezni: Müstef‘ilün müstef‘ilün müstef‘ilün müstef‘ilün [Recez]

 [Ey âşıklar, ey âşıklar! Kadehi kaybettim. O an kadehlere sığmayan o meyden içtim.]

 

ÜÇÜNCÜ SELÂM

1.Âmed nidâ ez âsümân can râ ki bâz â es-salâ[7]

Can güft ey nâdî-i hoş ehlen ve sehlen merhabâ

Sem‘an ve tav‘an ey nidâ her dem dü sad cânet fedâ

Yek bâr dîger bang zen tâ ber perem ber hel etâ

Vezni: Müstef‘ilün müstef‘ilün müstef‘ilün müstef‘ilün [Recez]

[Gökyüzünden cana, “haydi, geri gel” diye bir ses geldi. Can da “Ey güzel dâvetçi merhaba (geliyorum)” diye seslendi. “Başüstüne ey nidâ! Her an sana iki yüz can feda olsun; bir kere daha çağır da Hel etâ makamına dek uçayım.”][8]

2.Ey ki hezâr âferin bu nice sultân olur[9]

Kulu olan kişiler hüsrev ü hâkân olur

Her ki bugün Veled’e inanuben yüz süre

Yoksul ise bay olur bay ise sultân olur

Vezni: Müfteilün fâilün müfteilün fâilün [Münserih]

[Binlerce tebrikler! Bu nasıl bir sultandır ki hizmetçisi olanlar, padişah olur. Bugün her kim (Sultan) Veled’e inanıp (dergâhına) yüz sürerse, fakir ise zengin olur, zengin ise sultan olur.]

3.Şimşîr-i ezel be dest-i merdân-i Hudâst[10]

Gûy-i ebedî der ham-i çevgân-i Hudâst

An ten ki çü kûh-i Tûr rûşen âmed

Nûr-i hod ez ô taleb ki ô kân-i Hudâst

Vezni: Mef‘ûlü mefâilün (mefâîlü) mefâîlü feûl (mefâîlün fa‘) [Hezec/Rub.]

[Ezel kılıcı Allah erlerinin elindedir. Ebedîlik topu Hakk’ın çevgeninin kıvrımındadır. Tûr dağı gibi parlayan o bedenden kendi nurunu ara; çünkü o, Hakk’ın madenidir.]

4.Peyveste zi Hak mest şev ü bâkî bâş[11]

Müstağrak-i aşk u sûz-i muştâkî bâş

Çün bâde bi-cûş der hum-i kâleb-i hod

V’angâh be hod harîf u hem sâkî bâş

Vezni: Mef‘ûlü mefâîlü (mefâilün) mefâîlün  fâ‘ (mefâîlü feil) [Hezec/Rub.]

[Daima Hak’tan mest ol da ebedîlik bul. Aşka dal ve özlem acısı içinde yan. Beden küpünde şarap gibi kayna da kendine hem arkadaş, hem sâki ol.]

5.Zi aşk-i rûy-i tü rûşen dil-i benîn ü benât[12]

Bi-yâ ki ez tü şeved seyyiâtihim hasenât

Hayâl-i tü çü der âyed be sîne-i âşık

Derûn-i hâne-i ten pür şeved çerâğ-i hayât

Vezni: Mefâilün feilâtün mefâilün feilât [Müctes]

[Oğullann gönülleri de yüzünün aşkıyla aydın, kızların gönülleri de; gel de senin yüzünden suçlan sevab olsun. Hayâlin, âşığın gönlüne geldi mi beden evinin içi, kandillerle dolar.]

6.Hey hey ne acâib bezemiş hüsn ile Bârî[13]

(Bu sûret-i yârı, bu nakş u nigârı)

Her ehl-i nazar kim göre tahsîn ola kârı

(Bu çeşm ü izârı, kalmaya karârı )

[Allah, sevgilinin sûretin, şekl ü şemâilini ne güzel süslemiş! Bu gözü, bu yanağı gören gönül ehlinin sükûnu gider de işi (yaratıcıyı) övmek olur.]

Ey mutrib-i dil-keş ele al çeng ü rebâbı

(Çâk eyle hicâbı, ref eyle nikâbı)

Ey sâki-yi mehveş taşa çal şîşe-i ârı

(Sun câm-ı ikârı, def’ eyle humârı)

[Ey gönül okşayan mutrip! Çengi, rebabı eline al da örtüyü yırt, perdeyi kaldır. Ey ay (yüzlü) sâki! Ar şişesini taşa çal da şarap kadehini sun, baş ağrısını gider.]

Ey zâhid-i zerrâk u müzevvir ko riyâyı

(Tut râh-ı fenâyı, derkeyle Hudâ’yı)

Şast-ı şehe düş mâhi-i aşk ol ko kenârı

(Bul şâh-ı şikârı, terkeyle feşârı)

[Ey ikiyüzlü zâhid! Riyâyı bırak da fenâ yolunu tut, Allah’ı bul. Aşk balığı ol da padişahın oltasına düş, kenara kaçma. Av sultanını bul, direnmeyi terket.]

Hey hey nedir ol hâl-i muanber ruh-i enver

(Ol sâki-yi kevser, ol rûh-i musavver)

Seyret  nice cem eylemiş ol nûr ile nârı

(Zî san‘at-ı cârî, zî kudret-i Bârî)

[Ah! Nedir o anber kokulu ben, o nur gibi yüz, o Kevser sâkisi, o şekle girmiş ruh! Seyret de (yaratan) nûr ile ateşi nasıl bir araya getirmiş (gör). Ne güzel icrâ edilmiş sanat! Hakk’ın ne (yüce) kudreti!]

Uşşâkı katar eyledi aşk içre Muhammed

(Ol şâh-ı mümecced, ol matlab u maksad)

Ey üştür-i dil sen olagör pîş-i katârî

(Çek aşk ile bârı, bî-verd ile hârı)

[Muhammed (a.s.), o yüce, arzu edilen padişah,  âşıkları aşk içinde katar katar (yola koydu). Ey gönül devesi! Sen o katarın önüne düş de aşkla yükü çek, gülsüz diken (ye).]

Ey Şâhidi ey vâlih ü şûrîde vü şeydâ

(Ey bî-ser ü bî-pâ, dîvâne vü rüsvâ)

Derd ile belâ ile geçir leyl ü nehârı

(Kıl nâle vü zârı, nûş eyle bihârı)

Vezni: Mef‘ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün

Mef‘ûlü feûlün mef‘ûlü feûlün [Hezec]

 [Ey Şâhidî, ey âşık, hayran, kendinden bîhaber, dîvâne ve rüsvâ! Geceyi, gündüzü dertle, sıkıntıyla  geçir; ah u figan eyle, denizleri kana kana iç!]

7.Yâ Rab harem-i hazretine râh bağışla[14]

Yâ derd ile bir âh-ı sehergâh bağışla

 Aldın dil-i güm-râhımı koydun beni bî-dil

Bârî yerine bir dil-i âgâh bağışla

Vezni: Mef‘ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün [Hezec]

[Yâ rabbi! Mahrem olan dergâhına (erişmem için bana) bir yol lutfet; yahut seher vaktinde dertli bir ah bağışla. Yolunu kaybetmiş gönlümü aldın da beni gönülsüz bıraktın. Bâri yerine uyanık bir gönül bağışla.]

DÖRDÜNCÜ SELÂM

1.Sultân-ı menî sultân-ı menî

Ender-i dil ü can îmân-ı menî

 Der men bi-demî men zinde şevem

Yek can çi şeved sad cân-ı menî

Vezni: Fa‘lün feilün fa‘lün feilün [Mütedârik]

[Sultânımsın, sultânımsın; cânımda, gönlümde imânımsın. Bana üflersen ben dirilirim. Bir cân da nedir? Yüz cânımsın.]

 

[1] Dîvân-ı Kebîr, gz.nu.332; trc.VII,6. [Külliyyât-ı Dîvân-ı Şems mutâbık-ı nusha-i tashîh şode-i Bedîuzzamân Furûzânfer, 2.bs., I-VIII, Tahran, 1379 hş.; Divan-ı Kebir (Tercümesi), trc. Abdülbaki Gölpınarlı, I-VII, 2.bs., Ankara, 1992]

[2] Mevlâna çağındaki ünlü mutasavvıflardan Evhadüddîn-i Kirmânî’nin (v.635/1238) rubaileri arasında yer almaktadır. Bkz. Rubailer, trc.Mehmet Kanar, İstanbul, 1999, s.25-26.

[3] Dîvân-ı Kebîr, gz.nu.449; trc.II,314.

[4] Dîvâne Mehmed Çelebi’nindir. (Sultân-ı Dîvânî, v.936/1529); bkz. A.Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevîlik, 2.bs. İst., 1982, s.478.

[5] Dîvân-ı Kebîr, gz.nu.3137; trc.VII,558.

[6] Dîvân-ı Kebîr, gz.nu.1371; trc.I,95.

[7] Dîvân-ı Kebîr, gz.nu.17; trc.I,27.

[8] Abdülbaki Gölpınarlı, konuyla ilgili olarak şu izahı yapıyor: “Kuran’da İnsan Sûresi (76) Hel etâ sözüyle başlar. İlk âyetin meâli şöyledir: ‘Gerçekten de insana, zamanın bir çağı gelmişti ki anılır bir şey bile değildi insan.’ Bu sûrede Ali, Fâtıma, Hasan ve Huseyn’in üstünlükleri anılmada ve Ehl-i Beyt övülmededir. Bu bakımdan ‘Hel etâ’, her şeyden önce Âli’yi ve bu münasebetle de olgun insanı hatıra getirir.” Divan-ı Kebir (Tercümesi), I, 416.

[9] Ahmed Eflâkî’nindir; bkz. Dîvân-ı Türkî-i Sultan Veled, nşr. Veled Çelebi, İst., 1341, s.120-122; A. Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevîlik, s.456.

[10] Dîvân-ı Kebîr, rub.nu.356; Ş. Can, Hz. Mevlâna’nın Rubâileri, Ankara, 1990, rub.nu.454.

[11] Dîvân-ı Kebîr, rub.nu.1028; Ş. Can, Hz. Mevlâna’nın Rubâileri, rub.nu.1168.

[12] Dîvân-ı Kebîr, gz.nu.474; trc.III,106.

[13] Şâhidî İbrahim Dede’nindir. (v.957/1550); bkz. A.Gölpınarlı, Mevlâna’dan Sonra Mevlevîlik, s.107-108, 462.

[14] Gavsî Dede’nindir; bkz. A.Gölpınarlı, Mevlâna Müzesi Yazmaları Katologu, Ankara, 1971, II,269.

 

 

-
30