Mevlâna Sevgisi

Gökhan Evliyaoğlu

BU NASIL BİR GECE Kİ HER TARAF NAY OLMUŞ

Eski “ihya geceleri” de böyle sohbetle başlardı. Zamanın yahut zamansızlığın, mekânın, yahut mekânsızlığın şiiri okunur, tasavvuftan, evliya menkıbelerinden söz açılır, mesnevi öğretilir, ney üfleninceye kadar sohbete devam edilirdi.

Gene öyle oldu. Yurdun dört köşesinden gelen, uzak diyarlardan misafir olan birkaç Mevlâna âşığı büyük veliyi hasretle andılar.

Bir çelebi, mesnevinin ilk on sekiz beytinin mânasını. açıkladı. İranlı Prof. Müçteba Minovi, Mevlâna”nın aşkla dolu şiirlerini okudu, çok güzel okudu, şiirlerden kudüm ve ney havası geliyordu.. Gecenin en güzel konuşmasını yapan Prof. Dr. Anne Marie Schimmel, Hz. Mevlâna”da “Zaman ve zamansızlık” üzerine söz açtı. “Mevlâna yeryüzünün güneşidir” dedi. “O zaman içinde zamansızlığı yaşamayı bilmişti, daimilikteki şimdiyi bulmuştu” dedi. “Dua ederken Yaradan ile insan arasındaki perdeler kalkar, Mevlâna dua ahlâkını bir ömre hayat üslubu olarak seçmiştir” dedi. Semaın, zamansızlığı arayış, masiva”dan mavera”ya geçiş olduğunu anlattı.

Sonra birdenbire kendimizi bir ihya gecesinin içinde bulduk:

Kubbe-i Hadra’nın mavi alevli siluetinin ardında garip bir kırmızı, gül gibi, mahzun ay ışığı vardı. önde, Mevlâna Türbesinin gölgesinde diz çökmüş hayaller… . Cânlardı bunlar. Demek yatsı namazını kılmışlar, birer birer gelmişler, kırmızı post üstünde oturan Dededen destur almışlar, o da:

“Hûû, demişti. Çevresini sarmışlardı.

Dede Efendi:

“Aşk olsun” demişti. Cânlar:

“Eyvallah!” demişlerdi.

Alaca karanlıkta Kur’an okunuyordu. Alaca karanlıklardan bir başka sabah büyüyordu.

Dede:

“Fatiha!” dedi.

Mevlevi terbiyesince eğilip yeri öptü. Cânlar da hep yeri öptüler.

Kani Karaca”nın sesinde yeni, Itrî’nin rast makamında eski, alabildiğine taze havalar ve ledünni hâtıralarla Naat perde perde yükseldi.

Ya Hazret-i Mevlâna Hak dost diye başlayan Naat Mevlâna’nın diliyle “Ya Resûl Allah Habib-il Hâlik-ı yekta Tuhi” diye devam ediyor, Hz. Peygamberimiz Efendimizi sena ediyordu.

Naat bitti. Ney başladı. “Ayrılıklardan şikâyet ediyordu” ney “Beni kamışlıktan ayırdılar da herkes benimle ağladı” diyordu. “İştiyak derdini anlatabilmem için parça parça olmuş bir yürek isterim” diye feryat ediyordu. “Ben her cemiyette ağladım, iyilerle fenalarla arkadaş oldum benim sırrımı anlamadılar, sırrım feryadımdan uzak değildi, fakat her kulakta onu anlayacak nûr yoktur” diyordu.

“Aşkın ateşi neye düştü. Onun perdeleri, perdelerimizi yırttı” diye inliyor, “Ney gibi zehiri ve panzehiri kim gördü?” diye soruyordu. Ney, “Kan dolu yolu, Mecnun”un aşk hikâyelerini söylüyor”du…

Herkes susmuş, herkes bütün kulak kesilmişti. Yüzyılların derinliğinden koca Mevlâna sesleniyordu:

“Ey hoş sadalı ney! Sen gönlümü aldın. Senin için boşalmıştır, sen karışık gönülleri de boşaltır ve teskin edersin.

…………………………..

Neyden ateş düştü ve âlemi duman bürüdü.”

Sevgilinin yanağına yaklaşmak isteyen, Ney gibi olmalıydı. Ney, gizli sırlar aşikâr ediyordu. İnsan oğlu dünyadan öncesini hatırlar gibiydi. Can, geldiği âleme dönmek iştiyakında idi. Bir ara şeffaf bir ölüm sükûnu ortalığı kapladı. Mevlâna ölüme hayat vaa­dediyordu:

“Ölünüz.. ölünüz.. Bu aşkta ölünüz.

Bu aşkta ölürseniz hakiki ruha kavuşursunuz.

Ölünüz.. ölünüz… Bu ölümden korkmayınız.

Bu topraktan kurtulup göklere yükseliniz.

Ölünüz.. Ölünüz… Bu buluttan kurtulunuz.

Buluttan kurtulup parlak ayı görürsünüz.

Susunuz.. susunuz… Susmak ölüm gibidir.

Susarak feryat ediniz hakiki yaşamak budur.”

İncelen, hafifleyen, insanı âlemi berzaha sürükler gibi olan ney sesi birdenbire neylerin sesi haline geldi. Yükseldi yükseldi.. Mezar taşlarını andıran serpuşlar kımıldadı, hırkalar mezar tümsekleri gibi sarsıldı, Cânlar ney sesinde İsrafil sûrunu duyan ruhlar misali silkindiler, ellerini yere vurup doğruldular. Sür, “kalkınız!” emrini duyurmuştu. Cânlar mahşer velvelesi arasında buluşmuş şefaat dilemek üzere arayışa başlamışlardı. Mevlâna’yı hatırlamamak mümkün mü?

“Kefenini yırtmış ve kulaklarını korku kaplamış olan kimse için sûr nefhası önünde beyin ve kulak kalır mı?

Sen o zaman nereye baksan beni göreceksin. Ben insan suretindeyim. Sakın yanlışlık etme ruh çok lâtif, aşk çok gayretlidir.”

gibiydi, kudüm aşka dem tutuyordu. Devir başladı. Dede efendi önde, dervişleri arkada kafile halinde yürümeye başladılar.

Bu kırmızı post Makam-ı Muhammedî’dir. Onun önünden Cânlar üç kere geçtiler. Geçerken birbirlerine karşı dururlar ve karşılıklı iki kaşları arasına bakarlardı. Bu; âlemin sırrının nazardan nazara nakli demekti. Üçüncü devir tamamlandı, ney ve kudüm, âyi­ni terennüm ederken canlar birer birer hırkalarını çıkardılar. Sağ elleriyle yere bıraktılar. Bu, beşeri sıfatlardan sıyrılmak, nefisten kurtulmak, bütün iyilik ve kötülüklerle aşikâr olmaktır. Bu meydanda yalnız temiz kalplerin, mümin gönüllerin gülü açar.

“Yarın mahşere hesap korkusu ile yüzleri sararmış insanlar gelir. Ben orada aşkı ortaya koyar, hesabımı bundan sorunuz derim.”

Dede”nin eli öpüldü, kollar göğüs üstünde çaprazlanarak niyaza duruldu ve Makam-ı Muhammedî önünden baş kesip geçen canlar bir adım ötede nûra pervane oldular: Sema başladı…

Semâ, âşık ruhların dinlendiği yerdir.

Onu canının içinde canı olanlar bilir.

Semâ ârâm-ı cân-ı âşıkânest

Kesi dânet ki ûra can-ı cânest

Kollarını göğüslerinin üstünde, niyaz üzere çaprazlayan aşıklar dönmeye başladılar. Gönüllerinden beyaz kuşlar uçurmuşçasına elleri havalandı. Kollar kelebek gibi, tennureler çiçek gibi açıldı. Nur-u Muhammedî pervaneleri aşka dem tutmaya başladılar. Beyaz eller göklere yükseldi, kollar (lâm elif) gibi, kelime-i şahadetin (lâ) sı gibi açıldı. Yaradandan başkası (lâ) idi (hiç) idi.

Canlar sağ ellerinin avuçlarını havaya doğru, açmış öyle dönüyorlardı, sol avuçlarını yere çevirmişlerdi. Sağ ele (feyz-i akdes) yağıyor, aşıklar sol elle bunu dağıtıyorlardı: Bir de, sağ el Rahmet-i İlâhiye açılmış, sol el bundan gayrisine kapanmıştı. Hûû!. diyorlardı. Yalnız (sen) diyorlardı. “Sen her şeysin, senden gayri her şey hiç!” diyorlardı. Masiva”yı unutmuş gibiydiler, belki. Mavera”da teneffüs ediyorlardı.

“Biya biya ki tuî cân-ı cân-ı sema” demişti Mevlana.

“Gel.. Gel!. Sen (Sema)ın canının canısın…

Yüz bin yıldız seninle gönlümü aydınlatır.

Gel.. Sen (Sema) göğündeki aysın” diye bağırmıştı:

“Sema”a girdiğin zaman iki cihanın da dışındasın.

Sema iki cihandan dışarıdadır.”

Diye ilan etmişti. Cânlar fezada döner gibiydiler. Yıldızlar gibi, atomla kâinat arasında bir yerde dönüyor, dönüyor, dönüyorlardı. Bal rengi yüzler rüyaya dalmıştı, gözler süzülmüştü, kirpiklerden yıldız kırıntıları dökülüyordu. “Her taraf nay olmuştu” ve kudüm sesine hûû! rüzgârları karışıyordu. Yüzler; tennûrelerle, hırkaların uçan beyaz bulutlarına ilişen aylar gibiydi. Bir beyaz sakallı, bir mehip, bir körpecik yüz, bir görünüp bir kayboluyordu. Güvercin eller, bulutlar arasında pervaz ediyordu.

Mevlâna sözüdür.

“Bugün sema var, sema var, semâ var,

Nur var, ışık var, ışık var, ışık var.”

Bir Mevlana şiiri daha:

“Semâ askerlerinin başı her gün

Sabâ rüzgârı gibi sema gülistanına gelir

Tûti ve bülbül kendi âlemine dalar

Ve her ağaç semâ meyvalarile sallanır.”

Cânlar nûra peyk olmuş seyyareler misali döne döne dört devir yaptılar. Dört selâm, dört niyaz… Çünkü Efendimiz, mahşer gününde günahkâr kullar için dört defa niyazda bulunacaklar, dördüncüsünde Cenab-ı Hak, afv ve mağfiret müjdeleyecek.

Pir, (Makam-ı Muhammedî) huzurunda niyazı bitirip semâzenler arasına katıldı. Kollarını açmadan sağ eliyle hırkasının yakasını tutarak ortada, olduğu yerde dönmeye başladı. Canlar etrafında halka olup dönerlerdi. Pırıl pırıl bir gök manzumesinde halka halka aşk ışıyordu. Ayinde söz eridi, ses azaldı uzak bir ney sesine tennûre hışırtısı ve -güvercin topuklu- bir rüya uçuşu karıştı.

Mevlana diyor ki:

“Altı bucakta da Allah”ın nûru var! dediler, halktan bir ses:

– O nûr nerededir?

Yabancı sağına, soluna baktı, göremedi.

Bir ses yükseldi:

– Bir an sağsız-solsuz bak!”

Aşk pervaneleri sağsız ve solsuzdular öyle bakıyorlardı. Dakikalar zamanlar içre büyümüş zamanlardan bir saatlik zaman geçmişti. Bu müddeti dönerek geçirenler, zamanda zamansızlığı arayanlar birdenbire oldukları yerde durup kaldılar. Kur”an okunuyordu. Tennûreler bedenlere dolandı, Cânlar baş kesip hürmetle oturdular..

Kubbe-i Hadra”nın çinilerinde yeşil bir Selçuk sabahı uyandı. Konya şehrinin sokak lambaları birer birer dinlendi. “Söndü” demeyeceğiz. Mevlâna sevgisinin dilinde ışıklar söndürülmez, dinlendirilir, yanmaz; uyandırılır. Kapıyı örtmek yoktur. Sınamak vardır.

Sevmek için gözler, gönüller gibi, eller yüzler gibi, diller de temizlenmelidir. Şeb-i arusdan 685 sene sonra sadece bir ihya gecesi gösterisi bile bir ince medeniyetin dilini ve yaşama sevincini insana telkin ediyor. Bu sanatkârane terbiyeyi, bu mana ah­lâkının aşk üslubunu sevmeye, anlamaya hazırız. Kimdi bu güzel disiplinin yüce siması? Hz. Mevlâna nereden gelmiş, nereye gitmişti?

“Allah”tan gelip Allah”a gideriz ve mekânsızlıktan mekânsızlığa”

Asitane Dergisi Sayı: 1

-
30